1.KİTABIN KONUSU:
Kitapta genç bir kızın hayatında ortaya çıkan olaylardan bahsetmektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Romanda bir genç kızın hayatından bahsi ediliyor.Başka bir söylenişle desek ,bu genç kızın hayatında baş veren olaylardan bahsi edilmektedir.Olaylar İstanbul'un bir semti olan Tarabya'da geçiyor.Romandaki bu genç kızın ismi Sitare'dir.
Sıcak bir yaz günü idi.İstinye koynunun durgun sularında hafif bir iz bırakarak kayan sandal kıyıya yanaşır yanaşmaz Sitare karaya atladı.Daha sonra sandalcıya para verdikten sonra yola koyuldu.Gideceği yer Mavi Köşk'te yaşayan bir profesörün evi idi.Bu profesör Ferruh Tayyip Bey idi.Ona ilgi duyan insanlar profesörü gazetelerdeki yazısından ve radyodaki konuşmasından tanıyorlardı.Sitare de bu insanlardan birisi idi.Kendisi profesöre çok hayrandı.Bu hayranlığından dolayı profesörü sık sık ziyaret eder ve ona olan bağlılığı gittikçe artardı.Sitare Mavi Köşke yaptığı ziyaretler sırasında profesörün ailesini de yakından tanımış oldu.
Profesörün büyük oğlu Salim üç seneden beri Fransa'da tabii ilimler tahsil ediyor.Selim ise daha lisede öğrenci idi.Küçük kızı Belma da henüz orta okula devam ediyordu.Ferruh Bey'in eşi Fetanet Hanım da kocasını ve çocuklarını çok seven birisi idi.
Ferruh Bey de kendisine bu kadar ilgi duyan genç kıza git gide ilgi duymaya başlıyordu.Zaman geçtikçe Sitare'nin ailesi de profesörün ailesini tanımaya başlıyor ve zaman zaman karşılıklı olarak bir birlerini ziyaret ediyorlardı.
Profesörün büyük oğlu Fransa'daki tahsilini bitirdikten sonra ailesine geri dönüyor ve Sitare'nin ablası olan Cevale ile evleniyor.Böylece iki aile arasında olan bağ daha da güçleniyordu.Gerçekleşmiş olan bu olay Sitare'nin ağabeyi Cavit'i ve annesi Behim hanımı çok mutlu etmiştir.Cavit kendisi Hava Kuvvetlerinde subay idi.Geçirdiği uçak kazasından dolayı yataktan kalkamıyordu.Çok yakın meslek arkadaşı olan Turgut hiç onu yalnız bırakmazdı ve onunla çok yakından ilgilenirdi.
Bu sıralarda Sitare tahsilini bitirmiş durumdaydı.Evlerine sık sık gelen Turgut ilk bakışta Sitare'den hoşlanmıştı.Uzun zaman geçmeden Turgut Sitare'ni ailesinden istemeğe geldi.Bu teklifi Sitare'nin dışında herkes sevinçle karşıladı.Sitare'nin bu teklifi kabul etmemesinin sebebi profesör Ferruh Bey'e olan bağlılığı idi.Ondan bir an olsun bile uzakta yaşamak istemiyordu.Sitare başından geçen bu olayları profesöre anlattığı zaman Ferruh Bey çok şaşırıyor.Profesör genç kızdan bu teklifi kabul etmesini istiyor.Aynı zamanda Turgut'un kendisine iyi bir koca olacağını da söylüyor.
Sonunda Ferruh Bey Sitare'yi ikna edebiliyor ve genç kız üzgün bir şekilde teklifi kabul ediyor.Turgut bu haberi öğrenince çok seviniyor ve bu sevinci arkadaşı Cavit'le de paylaşıyor.
Düğün zamanı geldi ve iki genç evlendi.Turgut görevini İzmir'de yaptığından dolayı Sitare'yi de oraya götürmek zorunda idi.Turgut'un ablası onu çok sevdiği için İzmir'de Karşıyaka'daki evini ona vermiştir.Sitare'yi de o eve götürecekti.Fakat o bu haberi duyunca daha çok üzüldü.Çünkü Ferruh Bey'den ve İstanbul'dan ayrılmak onun için ıstırap haline gelmişti.Sitare ne olursa olsun kocasını yalnız bırakmamak için İzmir'e gitmek zorunda idi.Turgut karısını üzmemek için ve onu mutlu etmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu.Ama yine de karısı İzmir'deki küçük evlerinde bile üzüntüsüne devam ettiriyordu.Karısının daha fazla üzülmemesi için onu İstanbul'a gönderiyor.Sitare İstanbul'da evlerine gitmeden önce profesörü ziyaret etmek için Mavi Köşk'e gidiyor.Fakat Sitare Ferruh Bey'i evde bulamıyor.Profesörün Mısır'a gittiğini öğreniyor ve çok üzgün şekilde İstanbul'daki evlerine gidiyor ve Sitare burada birkaç ay hasta kalıyor.Sağlığına kavuşunca İzmir'e geri dönüyor.Uzun bir süre geçtikten sonra profesörün eşinin rahmetine kavuştuğunu öğreniyor.Sitare tekrar kocasından izin alarak İstanbul'a gidiyor ve Ferruh Bey'in Mavi Köşk'te yalnız kaldığını görüyor.Daha sonra bir biriyle sohbet ediyorlar.Sohbet esnasında profesör Sitare'yi çok sevdiğini fakat bazen de ona bazı şeyleri yalan söylediğini söylüyor.Sitare bunları duydukta çok şaşırıyor ve profesöre artık sizinle sadece arkadaş olarak kalmak istiyorum diyor.Ardından İzmir'e kocasının yanına geri dönüyor.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsanların birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını ve aynı zamanda kırılgan oldukları kitabın ana düşüncesidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Profesörün genç kızı kendisine bu kadar bağlaması olumsuz bir değerlendirmedir.
Turgut'un hal ve hareketi takdire layıktır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta Sitare'nin zayıf bir karaktere sahip olması okuyucunun dikkatini fazla çekmemektedir.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ.
Kerime Nadir ,tam adı Kerime Nadir AZRAK(5 şubat 1917,İstanbul-ö.20 mart 1984,istanbul)Türk romancı.
Bebek Saint Joseph Sörler Okulu'nu bitirdi(1935);ayrıca özel eğitim gördü.İlk şiir ve öyküleri 1937'de Servetifünün -Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı.
BAŞLICA YAPITLARI:
Yeşil ışıklar(1937),Hıçkırık(1938),Seven ne yapmaz(1940),Gelinlik kız(1943),Sonbahar(1958),Solan umut sayılabilir.
Kerime Nadir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kerime Nadir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mayıs 2013 Pazar
Solan Umut - Kerime Nadir
Suçlu - Kerime Nadir
1. ROMANIN KONUSU:
Müberra ile Müfit Ekrem arasında geçen aşk hikayesi anlatılmaktadır.
2. ESERİN ÖZETİ
Gerçekte kimin suçlu olduğunu anlatmaya çalışan değişik sayıdaki hikayelerden meydana gelmiştir. Yaşadığımız ve duyduğumuz olaylar karşısında hepimizin bir yorum yapma alışkanlığı vardır. Çoğu kez bu olaylara dış etkenlerin veya vicdanımızın etkisi altında kalarak yaklaşır ve sonuca ulaşırız. Ama olaylara mantıklı bir şekilde yaklaştığımızda, aslında suçun kişilerin ihmarkarlığı yüzünden meydana geldiğini görürüz. Yani, suş ortaktır. Görünüşte suçlu olarak gözüken birinin, suçsuz olabileceğini, O'nu bu hale sokan etkenlerin suçlu olduğunu unutmamalıyız.
İşte böyle bir olay. Kerime NADİR "BİR KAPRİS KURBANI" adlı hikayesinde, böyle bir olayı anlatıyor.
BİR KAPRİS KURBANI
Herhalde hem en üzgün, hem de en mutlu olduğumuz günlerden biri demezun olduğumuz gündür. Mezuniyet günü, bütün arkadaşlar sevinç göz yaşları ile bu günü yas törenine çevirmiştik. İçimizde en az üzgün, daha doğrusu mutlu gözüken Müberra idi. O herkesten farklıydı. O'nun yaşam felsefesi, hiç bir şeyi ciddiye almamaktı. Kederleri, piyanonun çıkardığı sesler gibi gelip geçici bulurdu. Şunu belirtmeliyim ki, Müberra çok güzel piyano çalan, harikulade sesi olan bir arkadaşımızdır.
Beş yıl sonra O'na Ada'da gezinti yaparken rastladım. O eski halinden eser kalmamıştı. Yanında sevimli küçük bir kız çocuğu ve iri vücutlu esmer bir adam vardı. Beni görünce göz yaşlarına hakim olamayıp, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çok değişmişti. Zayıflamış, solmuş, yıpranmıştı. Beni köşküne davet etti. Müberra'nın gösterdiği bu yakınlığı ve samimiyeti sevinçle karşıladım. Böylece aramızda eskisinden daha iyi bir dostluk doğdu.
Müberra üç yıl önce evlenmiş. Bir toptancı tüccarı olan kocasına ve küçük kızına çok düşkün görünüyordu. Fakat, günler geçtikçe ondanda tuhaf bir şeyler sezmeye başlamıştım. Sanki mutlu değildi. Beni asıl şüphelendiren piyanosunu satmış olması ve müzikle hiç ilgilenmemesiydi. Bu durum beni çok üzüyordu.
Bir Pazar sabahı plajdan dönüyordum. İskeleden büyük bir kalabalığın boşaldığını gördüm. Belki İstanbul'dan gelen bir misafir bulunur ümidiyle bir kenara çekilip, etrafa göz gezdirmeye başladım. Birden gözüme Müberra'nın kocası ilişti. Çocuğu ile birlikte bir yere telaşla gidiyordu. Yanında Müberra'nın olmaması, beni şüphelendirdi. Hemen Müberra'nın yanına gittim. Köşk çok sessizdi. Müberra'nın odasına girdim. O'nu bir yığın mektubu ağlayarak parçalarken gördüm. O' böyle görünce öyle şaşırdım ki, teselli etmek için hemen boynuna sarıldım. Sonra bana olayın sebebini anlatmaya başladı.
Okulu bitirdiği yıl hayatı çok güzelmiş. Bir gün İstanbul'dan gelen bir misafiri istasyona kadar götürmüştü. Eve yalnız başına dönerken, bir adam Mürebba'ya "Size hayranım, her gün pencerenizin altına gelip müziğinizi dinliyorum" demiş. Bu adam O'nu çok etkilemiş.
Ondan sonra adam her akşam Müberra' nın penceresinin altında O'nun müziğini dinliyormuş ve sonra mektubu bir taşa bağlayarak , pencereden içeriye fırlatıyormuş. Bu olay haftalarca sürmüş. Müberra artık o adama bağlanmıştı .
Bir gün yaşlı bir adam Müberra ile görüşmek ister. Cebinden bir nüfus kağıdı ve bir evlenme cüzdanı çıkarır, Müfit Ekremin dört yıldan beri kendi kızıyla evli olduğunu söyler. Bu olaydan sonra Müberranın hayatı cehenneme döner. Artık daha ikindiden perdeleri sımsıkı kapar, piyanonun yanına bile yaklaşmıyordu. İşte o sıralarda bir tüccarla evlenir. Feryatların sebebi ise Müfit Ekremi bir gün önce vapurda görmesidir.
Müfit Ekrem benim amcamın oğlu idi . Amma gerçekte durum farklı idi . Aslında Müfit Ekrem vicdansız bir genç değildi . O, aile baskısıyla kendisine layık olmayan bir kızla evlenmişti . Sonralar Münfit ayrılmaya kalktı , fakat kadın buna razı olmuyordu . Dava uzadıkça uzuyordu. O zamanlar Müfitin güzel bir kızı sevdiği ve ayrılır ayrılmaz. O, kız ile evleneceğini duyduk. O kızın sen olabileceğini hiç düşünmemiştim. Daha sonra bu kızın bir başkasıyla evlendiğini duyduk. Müfit bu ihanetin sebebini anlayamamıştı. Uzun hastalıklar geçirdi. Karısıyla boşandı. Göyüyorsun ki, hiç yokken hem kendini hem de Müfite yazık etmişsin.
Müberre bunun üzerine bir kat daha kahroldu ve yasa devam etti.
3. ANA FİKRİ:
İnsanların sorunlarının nedenlerini tam olarak anlamadan iş yaptıklarında başına gelebilecek olaylar anlatılmak isteniyor.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Müberra: Dışarıdan her ne kadar da akılı gözükse de aslında o kadar da akıllı değildir. Çünkü olaylara at gözlüğü ile bakmaktadır. Hiç bir değerlendirme yapmadan sonuca varıyor. Sorunu çözmek yerine başka biri ile evlenmeyi kurtuluş sayıyor. Kendi sonunu kendi hazırlıyor.
Müfit Ekrem: Sessiz, ağırbaşlı ve utangaç birisidir. Olayların üstüne cesaretle gitmiyor. Mürebba'nın ihanetinin sebebini öğrenmeden içine kapanıyor ve yaşantısını mahvediyor.
Hikayede geçen olay günümü olaylarına yaklaşmada bize ışık tutuyor . çünkü pek çok ayrılığın sebebi karşılıklı anlayışın sağlanamamasıdır.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
KERİME NADİR, çok akıcı ve sade bir dil kullanmış, bu da okuyucunun onun romanlarını ve hikayelerini sıkılmadan okumasına olanak sağlıyor ve olaylar hakkındaki yorumu bize bırakması okuyucuya ayrı bir zevk verir.
6. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
5 Şubat 1917'de İstanbul'da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984'te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu'nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937'de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası (1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar (1937), Hıçkırık (1938), Seven Ne Yapmaz (1940), Gelinlik Kız (1943), Uykusuz Geceler (1945), Kahkaha (1946), Posta Güvercini (1950), Pervane (1955), Esir Kuş (1957) ve Sonbahar (1958) sayılabilir.
Müberra ile Müfit Ekrem arasında geçen aşk hikayesi anlatılmaktadır.
2. ESERİN ÖZETİ
Gerçekte kimin suçlu olduğunu anlatmaya çalışan değişik sayıdaki hikayelerden meydana gelmiştir. Yaşadığımız ve duyduğumuz olaylar karşısında hepimizin bir yorum yapma alışkanlığı vardır. Çoğu kez bu olaylara dış etkenlerin veya vicdanımızın etkisi altında kalarak yaklaşır ve sonuca ulaşırız. Ama olaylara mantıklı bir şekilde yaklaştığımızda, aslında suçun kişilerin ihmarkarlığı yüzünden meydana geldiğini görürüz. Yani, suş ortaktır. Görünüşte suçlu olarak gözüken birinin, suçsuz olabileceğini, O'nu bu hale sokan etkenlerin suçlu olduğunu unutmamalıyız.
İşte böyle bir olay. Kerime NADİR "BİR KAPRİS KURBANI" adlı hikayesinde, böyle bir olayı anlatıyor.
BİR KAPRİS KURBANI
Herhalde hem en üzgün, hem de en mutlu olduğumuz günlerden biri demezun olduğumuz gündür. Mezuniyet günü, bütün arkadaşlar sevinç göz yaşları ile bu günü yas törenine çevirmiştik. İçimizde en az üzgün, daha doğrusu mutlu gözüken Müberra idi. O herkesten farklıydı. O'nun yaşam felsefesi, hiç bir şeyi ciddiye almamaktı. Kederleri, piyanonun çıkardığı sesler gibi gelip geçici bulurdu. Şunu belirtmeliyim ki, Müberra çok güzel piyano çalan, harikulade sesi olan bir arkadaşımızdır.
Beş yıl sonra O'na Ada'da gezinti yaparken rastladım. O eski halinden eser kalmamıştı. Yanında sevimli küçük bir kız çocuğu ve iri vücutlu esmer bir adam vardı. Beni görünce göz yaşlarına hakim olamayıp, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çok değişmişti. Zayıflamış, solmuş, yıpranmıştı. Beni köşküne davet etti. Müberra'nın gösterdiği bu yakınlığı ve samimiyeti sevinçle karşıladım. Böylece aramızda eskisinden daha iyi bir dostluk doğdu.
Müberra üç yıl önce evlenmiş. Bir toptancı tüccarı olan kocasına ve küçük kızına çok düşkün görünüyordu. Fakat, günler geçtikçe ondanda tuhaf bir şeyler sezmeye başlamıştım. Sanki mutlu değildi. Beni asıl şüphelendiren piyanosunu satmış olması ve müzikle hiç ilgilenmemesiydi. Bu durum beni çok üzüyordu.
Bir Pazar sabahı plajdan dönüyordum. İskeleden büyük bir kalabalığın boşaldığını gördüm. Belki İstanbul'dan gelen bir misafir bulunur ümidiyle bir kenara çekilip, etrafa göz gezdirmeye başladım. Birden gözüme Müberra'nın kocası ilişti. Çocuğu ile birlikte bir yere telaşla gidiyordu. Yanında Müberra'nın olmaması, beni şüphelendirdi. Hemen Müberra'nın yanına gittim. Köşk çok sessizdi. Müberra'nın odasına girdim. O'nu bir yığın mektubu ağlayarak parçalarken gördüm. O' böyle görünce öyle şaşırdım ki, teselli etmek için hemen boynuna sarıldım. Sonra bana olayın sebebini anlatmaya başladı.
Okulu bitirdiği yıl hayatı çok güzelmiş. Bir gün İstanbul'dan gelen bir misafiri istasyona kadar götürmüştü. Eve yalnız başına dönerken, bir adam Mürebba'ya "Size hayranım, her gün pencerenizin altına gelip müziğinizi dinliyorum" demiş. Bu adam O'nu çok etkilemiş.
Ondan sonra adam her akşam Müberra' nın penceresinin altında O'nun müziğini dinliyormuş ve sonra mektubu bir taşa bağlayarak , pencereden içeriye fırlatıyormuş. Bu olay haftalarca sürmüş. Müberra artık o adama bağlanmıştı .
Bir gün yaşlı bir adam Müberra ile görüşmek ister. Cebinden bir nüfus kağıdı ve bir evlenme cüzdanı çıkarır, Müfit Ekremin dört yıldan beri kendi kızıyla evli olduğunu söyler. Bu olaydan sonra Müberranın hayatı cehenneme döner. Artık daha ikindiden perdeleri sımsıkı kapar, piyanonun yanına bile yaklaşmıyordu. İşte o sıralarda bir tüccarla evlenir. Feryatların sebebi ise Müfit Ekremi bir gün önce vapurda görmesidir.
Müfit Ekrem benim amcamın oğlu idi . Amma gerçekte durum farklı idi . Aslında Müfit Ekrem vicdansız bir genç değildi . O, aile baskısıyla kendisine layık olmayan bir kızla evlenmişti . Sonralar Münfit ayrılmaya kalktı , fakat kadın buna razı olmuyordu . Dava uzadıkça uzuyordu. O zamanlar Müfitin güzel bir kızı sevdiği ve ayrılır ayrılmaz. O, kız ile evleneceğini duyduk. O kızın sen olabileceğini hiç düşünmemiştim. Daha sonra bu kızın bir başkasıyla evlendiğini duyduk. Müfit bu ihanetin sebebini anlayamamıştı. Uzun hastalıklar geçirdi. Karısıyla boşandı. Göyüyorsun ki, hiç yokken hem kendini hem de Müfite yazık etmişsin.
Müberre bunun üzerine bir kat daha kahroldu ve yasa devam etti.
3. ANA FİKRİ:
İnsanların sorunlarının nedenlerini tam olarak anlamadan iş yaptıklarında başına gelebilecek olaylar anlatılmak isteniyor.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Müberra: Dışarıdan her ne kadar da akılı gözükse de aslında o kadar da akıllı değildir. Çünkü olaylara at gözlüğü ile bakmaktadır. Hiç bir değerlendirme yapmadan sonuca varıyor. Sorunu çözmek yerine başka biri ile evlenmeyi kurtuluş sayıyor. Kendi sonunu kendi hazırlıyor.
Müfit Ekrem: Sessiz, ağırbaşlı ve utangaç birisidir. Olayların üstüne cesaretle gitmiyor. Mürebba'nın ihanetinin sebebini öğrenmeden içine kapanıyor ve yaşantısını mahvediyor.
Hikayede geçen olay günümü olaylarına yaklaşmada bize ışık tutuyor . çünkü pek çok ayrılığın sebebi karşılıklı anlayışın sağlanamamasıdır.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
KERİME NADİR, çok akıcı ve sade bir dil kullanmış, bu da okuyucunun onun romanlarını ve hikayelerini sıkılmadan okumasına olanak sağlıyor ve olaylar hakkındaki yorumu bize bırakması okuyucuya ayrı bir zevk verir.
6. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
5 Şubat 1917'de İstanbul'da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984'te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu'nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937'de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası (1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar (1937), Hıçkırık (1938), Seven Ne Yapmaz (1940), Gelinlik Kız (1943), Uykusuz Geceler (1945), Kahkaha (1946), Posta Güvercini (1950), Pervane (1955), Esir Kuş (1957) ve Sonbahar (1958) sayılabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)