T etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
T etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mayıs 2013 Pazar
Tanrı Dağı Ziyareti - Reşat Nuri Güntekin
Araştırılıyor...
Etiketler:
Beklemede,
Reşat Nuri Güntekin,
T,
Tanrı Dağı Ziyareti
Tek Adam - Şevket Süreyya AYDEMİR
KİTABIN BÖLÜMLERİ :
1 NCİ CİLT 1881-1919 DÖNEMİ
2 NCİ CİLT 1919-1922 DÖNEMİ
3 NCÜ CİLT 1922-1938 DÖNEMİ
KİTABIN BÖLÜM BÖLÜM ÖZETİ :
CİLT 1 1881-1919 DÖNEMİ:
Üç çocuğunun peş peşe ölmesinden sonra Zübeyde'nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK'te bir Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da dünyaya geldi. Mustafa'nın dünyaya geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşında ve evin tek erkeğiydi.
Okul zamanı geldiğinde Mustafa ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra babasının ustalıklı bir manevrasıyla Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891 yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa'nın eğitimi aksayınca, Mustafa Selanik'e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı. Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.
Mustafa rüştiyeyi çok sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa'ya bütün dünyanın ilerde öğreneceği bir isim hediye etti:Kemal! O günden sonra Mustafa adı Mustafa Kemal olacaktı.
Mustafa Kemal Rüştiyede iken annesi yeniden evlendi ve Mustafa Kemal bu evliliğe olumlu bakmadı. Bu yüzden evi terk edip uzak akrabaları Rukiye Hanım'ın yanına sığındı.
Mustafa Kemal doğduğu şehir Selanik'ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadisine gitti. Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.
Ömer Naci Manastır idadisinde Mustafa Kemal'i yakın arkadaşı idi ve O'na edebiyat ve hitabet aşkını aşıladı.
Manastır idadisi 1898 yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye'li oldu. Harbiye'deki kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını kamçılıyordu.
Mustafa Kemal 10 Şubat 1902'de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye'yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.
Mustafa Kemal'i okulu bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i Harbiye'de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905'te akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli toplantılar sebebiyle Suriye'ye gönderildi.
Suriye'de 25 nci ve 30 ncu Süvari Alaylarında staj gördüler ve kumandaya hiç karıştırılmadılar. Burada arkadaşları Dr. Mustafa ve Müfit ile "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdular.
Mustafa Kemal Suriye'de çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye'den gitmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı. Kendisini Selanik'e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince Yafa'dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. Sonrada Pire'den Selanik'e geçti. O şimdi bir kıta kaçağı ve memleketine ayak basmaması istenen bir kıta sürgünüdür. 4 ay kadar Selanik'te kaldı kendini "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni "İttihat ve Terakki" cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907'de cemiyete dahil oldu.
Üçüncü ordu padişahın sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa'ya yakındı ve Subayların yabancılarla teması kolaydı.
Mustafa Kemalin buradaki hayatı Selanik - Üsküp hattı üzerinde seyahatler, Selanik'te İhtilalci İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki faaliyetler ve ordu kurmayındaki resmi görevleriyle geçer.
Cemiyetin idarecileri ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal'in adı hiç duyulmadı.
Mustafa Kemal Cemiyetle meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: "Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl mesele ihtilalden sonraki meseledir. Geceler çok şeylere gebe. Ufuklarda tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler ?." demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı şüphe ve güvensizlik arttı.
Fakat Cemiyetin sivil lideri Talat Bey Mustafa Kemal'e güvenmekte ve ondan hizmet istemekteydi. Osmanlı Afrika'sını temsil eden Trablus'ta durum iyi değildi, ve oraya gönderildi. Burası bir sürgün yeriydi. Fakat sürgün yeri iyi seçilmişti. Bu onun için hem çile, hem imtihandı. Mustafa Kemal Trablus'ta görevini bitirdiğinde İtalyan uşakları dize getirilmiş, devletin otoritesi sağlanmış ve itibarı iade edilmişti.
Meşrutiyete karşı ilk ayaklanma 31 Mart 1909'da patladı. 15 Nisan 1909'da Selanik'ten hareket eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.
1 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablus'u abluka altına aldıklarında Enver Bey, Mustafa Kemal ve diğerleri sivil olarak Trablus'a gitti. Ancak gönüllü cepheleri oluşturarak çarpıştılar. Uşi anlaşmasının imzalanması ile tekrar İstanbul'a döndüler.
Balkan Harbi Mustafa Kemal'in Selanik'te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver Bey'in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.
Balkan Harbinden 13 Ay sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya Harbine girdi.
Mustafa Kemal bu sırada Sofya Ateşe Militerliğindeydi ve kendisine vatana ve cepheye dönme yolu görünmüştü.
Mustafa Kemal Çanakkale cephesinde ilk savaşlarını yürüttü; tarihte eşi az görülen bir kan ve ateş imtihanından geçerek, kahraman bir savaşçı üstün bir kumandan olarak belirdi.
Çanakkale'de görevini tamamlayıp oradan ayrılan Mustafa Kemal, o kanlı sırtlar üzerinden kopup İstanbul'a yönelirken artık eski Mustafa Kemal değildi. İstanbul'a geldiğinde anlamıştı ki, kendisine İstanbul'da yapacak iş yoktu İstanbul onun dilinden ve düşüncelerinden anlamayacaktı.
Mustafa Kemal 13-14 Mart 1916'da Diyarbakır'a vardı. 1 Nisan 1916'da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.
31 Ekim 1918'de ise Limon Van Sanders'ten Yıldırım Ordular Komutanlığını aldığı gün harbin bittiğini öğrendi.
3 Kasım 1918'de Mondros Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım 1918'de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal'e o sıralarda İstanbul'da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı bile kıpırdamadan: "Geldikleri gibi giderler." dedi.
1919'da Samsun ve havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar. Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum'lara saldırıyordu.
1919 Nisanında işgal kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O'nun bu bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından gönderilmesi imkanını sağladı.
Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919'da İstanbul'dan hareket etti ve Samsun'a vardı.
Bu varışını Nutkunda şöyle anlatır:
"1335 (1919) senesi Mayısının 19'unda Samsun'a çıktım."
CİLT 2 1919-1922 DÖNEMİ :
Tek Adamın 2 nci cildi; 1919 Mayısının 19'unda SAMSUN kıyısında başlayan zorlu var oluş mücadelesinin 1922 EYLÜL'ünün 9'unda İZMİR kıyılarında zafer şarkıları ile noktalanışının öyküsüdür.
Yollar vardır meçhulün önümüze serdiği çizgilerdir. Bu yollarda yolcu, talihinin tezgahında kendi kaderini dokur. Mustafa Kemal'in SAMSUN'da başlayıp ERZURUM'a, SİVAS'a çıkan ve sonra ANKARA'ya, İZMİR'e ulaşan yolculuğu da böyle bir yolculuktu. Bu yollar da O, talihi ile boğuştu. Kaderini dokudu ve Onun kaderi bizimde kaderimiz oldu.
Mustafa Kemal Anadolu karasına ayak bastığı ilk günden itibaren kurtuluşun tek yolunun halkı inandırmaktan geçtiğine inanıyordu. Ve bunun için gerek SAMSUN'da gerekse Havza ve AMASYA'da halkın ileri gelenlerini bu işe inandırmaya çalıştı ve bu işte de büyük ölçüde başarılı olarak mücadelesine başladı.
Atatürk'ün Anadolu karasında ilk önemli durağı ERZURUM'du. Asırlardan beri ilk defa İSTANBUL dışında Anadolu'nun bağrında ve yine onun bağrından kopup gelen bir grup vatanperver, Millet adına bazı kararlar alıyordu. Ve bu grup 1919 Temmuzunun 23'ünde Yapı Usta Okulunun tahta sıralarında Milletinin ebedi önderliğine getiriyordu Mustafa Kemali. Artık Onun her adımı Milletinin adımı, her sözü Milletinin sözü, İSTANBUL Hükümetine ve işgalci Avrupa'ya karşı her seslenişi, Milleti adına yapılmış bir sesleniş olacaktı. Ve O her geçen gün sesini yükseltmeye devam edecekti.
"Milli Sınırlar İçinde Vatan Bir Bütündür Bölünemez" deniyordu ERZURUM'da, SİVAS'ta "Kuva-yı Milliyeyi amil Milli İradeye Hakim Kılmak Esastır, Merkezi Hükümet Milli İradeye Tabi Olmalıdır. Milli Meclis Toplanmalıdır." Halkın doğudan yükselen sesine batıdan da BALIKESİR, Alaşehir, Akhisar, Nazilli, DENİZLİ, Soma, BANDIRMA yörelerinden Kuva-yı Milliyenin sesi katılıyordu.
Atatürk diyordu ki; "Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedef ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunurlar." Bahsettiği yer Milli Mücadelenin kalbi ANKARA idi. 27 Aralık 1919 günü ANKARA Halkı henüz 38 yaşındaki genç önderlerini sonsuz bir güvenle bağırlarına basıyordu. ANKARA'lıların coşkusu 23 NİSAN 1920 günü daha da artacaktı. Çünkü artık söz Milletindi. Bundan sonra Millet kendi adına konuşacak olanı kendisi seçecekti. 23 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal'in deyimiyle "Hakikatlerin En Büyüğü" olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açıldı. TBMM demek halkın sesi demekti, halkın nefesi demekti ve halk sessizliğini TBMM ile bozacaktı. Yüzyıllardan beri kendisini savaşma aracı olarak kullanan Osmanlı Hanedanına yeter diyecekti. Onun savaşı artık ne Osmanlı Hanedanına ganimet kazandırmak için ne de bilinmeyen duyulmayan ülkeler'de macera aramak için değildi. O artık sadece ülkesini işgal eden batı dünyasına karşı namusunu kurtarmak için savaşacaktı. Önce İstanbul Hükümeti parmağı ile çıkartılan 60 yakın irili ufaklı isyan bastırıldı birer birer. Bu isyanların bastırılması demek zaten tükenmek üzere olan Osmanlının sonu demekti, zira o son kozlarını oynuyordu Anadolu üzerinde ve yıkılış onun için kaçınılmazdı artık.
Şimdi sıra, İngiliz güdümünde olan ve kendi hesabına göre çok kolay görünen Anadolu'nun işgali için sonu gelmez bir maceraya atılan ve Anadolu bozkırında yenilmeye mahkum Yunan Ordusuna geldi.
Mustafa Kemal için askerlik bir sanattı. Mustafa Kemal kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti ama savaşı seven, savaşı arayan bir kişi değildi. Günlük hayatında ve anılarında savaşı hiçbir zaman özlemedi..
1 nci ve 2 nci İnönü Muharebeleri ile sadece düşman değil, Milletinin makus talihi de yenilmiş oldu. Daha sonra tarihin en uzun meydan muharebesinde Başkomutan sıfatıyla Sakarya da "Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa vardır. O Satıh Bütün Vatandır." diyerek hem harp tarihine dehasını altın harflerle yazdırıyor, hem de Yunan Kuvvetlerinin Anadolu bozkırında giriştikleri bu maceranın onlar için nedenli acı bir yenilgiyle noktalanacağının adeta işaretlerini veriyordu Başkomutan Mustafa Kemal. Sakarya Zaferinden sonra bir yıl gibi uzun bir süre hazırlık yapan ordumuz nihayet Yunan Kuvvetlerini Anadolu'dan atmaya hazırdı. Biliyordu ki artık nihai zafer çok yakındı. 26 Ağustos sabahı Atasından aldığı "Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz'dir İleri" emri ile Türk Orduları coşkun bir sel gibi Yunan Ordusunu öne katarak İZMİR'e kadar aktı.
Mustafa Kemal emir komuta ettiği ordusuyla Avrupayı dize getirdi. Yaptığı tarihi bütün dünya tarih kitaplarına yazdı. Çünkü mensubu olduğu milletin tarihi dünyanın sahip olduğu en değerli varlıktı.
CİLT-3 1922-1938 DÖNEMİ :
1922'de muharebe meydanında biten Milli Mücadele, aslında yeni ve zorlu başka bir mücadeleyi başlattı. Silahını bırakan Gazi Mustafa Kemal'in yolunun üzerinde artık bir sıra aksiyon, fikir ve yeni kuruluşlar vardı.
Savaşın bitmesini müteakip harbin galipleri bu milletin ters giden tarihini yendiğini masa başında da kabul etmek zorunda kaldılar. Artık Milletten kopmuş, çağın gereklerinden uzak, çürümüş bir gövdenin suyu geçmiş dalcıkları haline gelen gölge saltanat müessesesine ve onun uzantısı olan hilafete son verme zamanı gelmişti. Söz artık milletin olacaktı ve milletin olmalıydı. Yakın arkadaşlarının dahi endişelerine ve yer yer karşı koymalarına rağmen Mustafa Kemal saltanatı kaldırdı ve halifelik müessesesinin bir gölgeden ibaret olmasını sağladı. Çok geçmeden de hilafete son verdi.
Barışı kazanmak, savaşı kazanmak kadar önemliydi. Yeni Türkiye'nin Lozan Antlaşması da bu değerde idi. Lozan'da büyük bir mücadele verildi ve asırlık hesaplar görüldü. Çünkü yeni kurulan devlet Osmanlı İmparatorluğunun bütün hesaplarını tasfiyesine muhatap tutuldu. Ama yeni Türkiye mirasçı ve herhangi bir devletin devamı değildi. İtilaf devletlerinin şuursuz istekleri ustaca savuşturuldu ve Türkiye Lozan'da çok önemli bir zafere imza attı.
Yeni bir çocuk doğmuştu ve bu çocuğun adı konmalı idi. Hakimiyeti Milliye kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre bu çocuğun adı Cumhuriyet olmalı idi. 29 Ekim 1923'de TBMM'de yapılan oylamada yeni kurulan devletin yönetim şekli Cumhuriyet olarak kabul edildi.
Gazi Mustafa Kemal'in ikinci meclisi açış nutkunda "Devlet şeklinin tekamülü ve demokrasinin kuruluşu ile çağdaş müesseselerin meydana getirilmesi" hedeflerinden ilki gerçekleşmiş, sıra ikinciye gelmişti. Hilafetin kaldırılması ile bu yeniliklere başlandı. Fakat laikliğe gidişte en büyük adım olan bu inkılap yakın arkadaşlarının dahi daha kesin çizgilerle kendisine cephe almasına neden oldu. Başarılı olan her ihtilalden sonra ihtilâlci kadronun kendi içerisinde parçalanması gibi, Milli Mücadeleyi yapan kadroda bu parçalanmada nasibini aldı. Önderlik mücadelesi yapan kimseler özellikle hilafete olan bağlılığı kullanarak uzun yıllar boyunca Mustafa Kemal'i yıpratmaya çalıştılar.
Doğuda "Dini kurtarmak ve halifeliği yeniden kurmak" adına Şeyh Sait tarafından çıkartılan isyan, memleketi en zayıf yerinden vurdu ve hızla yayıldı. Mustafa Kemal " Takrir-i sükun " yasasını çıkarttı ve isyan bastırıldı. Sorumlular istiklal mahkemesine verilerek cezalandırıldı. Yeni kurulan Cumhuriyet altı ok diye adlandırılan şu temel ilkeler üzerine inşa edilmeye başlandı: Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik, Halkçılık,Devletçilik,Laiklik ve İnkılapçılık.
Batılılaşmak adına yaptığı inkılaplardan en cüretlisi şapka inkılabıydı. Çünkü, o zamanki anlayışa göre şapka Hıristiyanlığın ve gavurluğun bir işareti sayılıyordu ve bu kökleşmiş duygulara yapılan hareket menfi reaksiyonlara en müsait hareketti. Şapka inkılabını hukuk alanında yaptığı yenilikler, medeni kanun ve tevhid-i tedrisat kanunu takip etti.
Değişimi kaldıramayan şer ve kıskançlık güçleri onu İzmir'de öldürmek için pusu kurdular ama kurdukları tezgah kendilerini Yunanistan'a kaçıracak olan motorcu tarafından emniyete bildirildi. Sorumlular belirlendi ve mahkemece yargılandılar. Yargılananlar arasında Terakkiperver Fırka yöneticileri ve milli mücadelenin önemli simaları da vardı.
Daha sonraki yıllar milli ekonomiye geçiş ve inkılap hareketlerinin devamı niteliğindeydi. Yeni alfabe kabul edildi ve Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu Gazinin büyük çabaları ile kuruldu. Ulaştırma ve sanayii alanında Devletçilik İlkesi doğrultusunda büyük atılımlar yapıldı. Dünyada ilk defa olarak 5 yıllık sanayi programları belirlenerek uygulamaya konuldu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından sonra Mustafa Kemal'in çabası ile Fethi Okyar tarafından Serbest Fırka bu bir demokrasiye geçme çabası idi ama başarılı olamadı ve parti kendisini lağv etti.
Atatürk'ün son yıllarında HATAY onun büyük davalarından biri oldu. Hastalıktan bitkin düştüğü anlarda bile bu konu ile ilgilendi. Fakat sağlığında HATAY'ın Anavatana katılışını göremedi.
Bir karaciğer yetersizliğinin ilk belirtileri 1937 yılı içerisinde meydana geldi. Hastalık önce yanlış teşhis edildi ve yanlış uygulamalarla vakit kaybedildi. Sonrasında ise geç kalınmıştı.
Mustafa Kemal'in şahsında çağımız bir büyük adam yetiştirmiş ve onun ölümü ile yalnız TÜRKİYE değil dünya bir büyük evladını kaybetmiştir.
Bükreş eski Metropolitinin dediği gibi;
"Onun ölümünden sonra dünya artık eskisi kadar enteresan değildir."
SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı, eserleri, Türk ve Dünya Tarihi üzerindeki etkileri anlatılmakta.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Atatürk ve kurduğu Cumhuriyetin daha iyi ve doğru olarak anlaşılmasını sağlamıştır.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap; sade, her kesimden insanın kolayca anlayabileceği ve inkılap tarihimizi öğrenebileceği şekilde kaleme alınmıştır.
1 NCİ CİLT 1881-1919 DÖNEMİ
2 NCİ CİLT 1919-1922 DÖNEMİ
3 NCÜ CİLT 1922-1938 DÖNEMİ
KİTABIN BÖLÜM BÖLÜM ÖZETİ :
CİLT 1 1881-1919 DÖNEMİ:
Üç çocuğunun peş peşe ölmesinden sonra Zübeyde'nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK'te bir Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da dünyaya geldi. Mustafa'nın dünyaya geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşında ve evin tek erkeğiydi.
Okul zamanı geldiğinde Mustafa ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra babasının ustalıklı bir manevrasıyla Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891 yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa'nın eğitimi aksayınca, Mustafa Selanik'e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı. Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.
Mustafa rüştiyeyi çok sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa'ya bütün dünyanın ilerde öğreneceği bir isim hediye etti:Kemal! O günden sonra Mustafa adı Mustafa Kemal olacaktı.
Mustafa Kemal Rüştiyede iken annesi yeniden evlendi ve Mustafa Kemal bu evliliğe olumlu bakmadı. Bu yüzden evi terk edip uzak akrabaları Rukiye Hanım'ın yanına sığındı.
Mustafa Kemal doğduğu şehir Selanik'ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadisine gitti. Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.
Ömer Naci Manastır idadisinde Mustafa Kemal'i yakın arkadaşı idi ve O'na edebiyat ve hitabet aşkını aşıladı.
Manastır idadisi 1898 yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye'li oldu. Harbiye'deki kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını kamçılıyordu.
Mustafa Kemal 10 Şubat 1902'de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye'yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.
Mustafa Kemal'i okulu bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i Harbiye'de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905'te akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli toplantılar sebebiyle Suriye'ye gönderildi.
Suriye'de 25 nci ve 30 ncu Süvari Alaylarında staj gördüler ve kumandaya hiç karıştırılmadılar. Burada arkadaşları Dr. Mustafa ve Müfit ile "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdular.
Mustafa Kemal Suriye'de çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye'den gitmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı. Kendisini Selanik'e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince Yafa'dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. Sonrada Pire'den Selanik'e geçti. O şimdi bir kıta kaçağı ve memleketine ayak basmaması istenen bir kıta sürgünüdür. 4 ay kadar Selanik'te kaldı kendini "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni "İttihat ve Terakki" cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907'de cemiyete dahil oldu.
Üçüncü ordu padişahın sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa'ya yakındı ve Subayların yabancılarla teması kolaydı.
Mustafa Kemalin buradaki hayatı Selanik - Üsküp hattı üzerinde seyahatler, Selanik'te İhtilalci İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki faaliyetler ve ordu kurmayındaki resmi görevleriyle geçer.
Cemiyetin idarecileri ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal'in adı hiç duyulmadı.
Mustafa Kemal Cemiyetle meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: "Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl mesele ihtilalden sonraki meseledir. Geceler çok şeylere gebe. Ufuklarda tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler ?." demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı şüphe ve güvensizlik arttı.
Fakat Cemiyetin sivil lideri Talat Bey Mustafa Kemal'e güvenmekte ve ondan hizmet istemekteydi. Osmanlı Afrika'sını temsil eden Trablus'ta durum iyi değildi, ve oraya gönderildi. Burası bir sürgün yeriydi. Fakat sürgün yeri iyi seçilmişti. Bu onun için hem çile, hem imtihandı. Mustafa Kemal Trablus'ta görevini bitirdiğinde İtalyan uşakları dize getirilmiş, devletin otoritesi sağlanmış ve itibarı iade edilmişti.
Meşrutiyete karşı ilk ayaklanma 31 Mart 1909'da patladı. 15 Nisan 1909'da Selanik'ten hareket eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.
1 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablus'u abluka altına aldıklarında Enver Bey, Mustafa Kemal ve diğerleri sivil olarak Trablus'a gitti. Ancak gönüllü cepheleri oluşturarak çarpıştılar. Uşi anlaşmasının imzalanması ile tekrar İstanbul'a döndüler.
Balkan Harbi Mustafa Kemal'in Selanik'te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver Bey'in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.
Balkan Harbinden 13 Ay sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya Harbine girdi.
Mustafa Kemal bu sırada Sofya Ateşe Militerliğindeydi ve kendisine vatana ve cepheye dönme yolu görünmüştü.
Mustafa Kemal Çanakkale cephesinde ilk savaşlarını yürüttü; tarihte eşi az görülen bir kan ve ateş imtihanından geçerek, kahraman bir savaşçı üstün bir kumandan olarak belirdi.
Çanakkale'de görevini tamamlayıp oradan ayrılan Mustafa Kemal, o kanlı sırtlar üzerinden kopup İstanbul'a yönelirken artık eski Mustafa Kemal değildi. İstanbul'a geldiğinde anlamıştı ki, kendisine İstanbul'da yapacak iş yoktu İstanbul onun dilinden ve düşüncelerinden anlamayacaktı.
Mustafa Kemal 13-14 Mart 1916'da Diyarbakır'a vardı. 1 Nisan 1916'da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.
31 Ekim 1918'de ise Limon Van Sanders'ten Yıldırım Ordular Komutanlığını aldığı gün harbin bittiğini öğrendi.
3 Kasım 1918'de Mondros Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım 1918'de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal'e o sıralarda İstanbul'da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı bile kıpırdamadan: "Geldikleri gibi giderler." dedi.
1919'da Samsun ve havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar. Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum'lara saldırıyordu.
1919 Nisanında işgal kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O'nun bu bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından gönderilmesi imkanını sağladı.
Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919'da İstanbul'dan hareket etti ve Samsun'a vardı.
Bu varışını Nutkunda şöyle anlatır:
"1335 (1919) senesi Mayısının 19'unda Samsun'a çıktım."
CİLT 2 1919-1922 DÖNEMİ :
Tek Adamın 2 nci cildi; 1919 Mayısının 19'unda SAMSUN kıyısında başlayan zorlu var oluş mücadelesinin 1922 EYLÜL'ünün 9'unda İZMİR kıyılarında zafer şarkıları ile noktalanışının öyküsüdür.
Yollar vardır meçhulün önümüze serdiği çizgilerdir. Bu yollarda yolcu, talihinin tezgahında kendi kaderini dokur. Mustafa Kemal'in SAMSUN'da başlayıp ERZURUM'a, SİVAS'a çıkan ve sonra ANKARA'ya, İZMİR'e ulaşan yolculuğu da böyle bir yolculuktu. Bu yollar da O, talihi ile boğuştu. Kaderini dokudu ve Onun kaderi bizimde kaderimiz oldu.
Mustafa Kemal Anadolu karasına ayak bastığı ilk günden itibaren kurtuluşun tek yolunun halkı inandırmaktan geçtiğine inanıyordu. Ve bunun için gerek SAMSUN'da gerekse Havza ve AMASYA'da halkın ileri gelenlerini bu işe inandırmaya çalıştı ve bu işte de büyük ölçüde başarılı olarak mücadelesine başladı.
Atatürk'ün Anadolu karasında ilk önemli durağı ERZURUM'du. Asırlardan beri ilk defa İSTANBUL dışında Anadolu'nun bağrında ve yine onun bağrından kopup gelen bir grup vatanperver, Millet adına bazı kararlar alıyordu. Ve bu grup 1919 Temmuzunun 23'ünde Yapı Usta Okulunun tahta sıralarında Milletinin ebedi önderliğine getiriyordu Mustafa Kemali. Artık Onun her adımı Milletinin adımı, her sözü Milletinin sözü, İSTANBUL Hükümetine ve işgalci Avrupa'ya karşı her seslenişi, Milleti adına yapılmış bir sesleniş olacaktı. Ve O her geçen gün sesini yükseltmeye devam edecekti.
"Milli Sınırlar İçinde Vatan Bir Bütündür Bölünemez" deniyordu ERZURUM'da, SİVAS'ta "Kuva-yı Milliyeyi amil Milli İradeye Hakim Kılmak Esastır, Merkezi Hükümet Milli İradeye Tabi Olmalıdır. Milli Meclis Toplanmalıdır." Halkın doğudan yükselen sesine batıdan da BALIKESİR, Alaşehir, Akhisar, Nazilli, DENİZLİ, Soma, BANDIRMA yörelerinden Kuva-yı Milliyenin sesi katılıyordu.
Atatürk diyordu ki; "Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedef ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunurlar." Bahsettiği yer Milli Mücadelenin kalbi ANKARA idi. 27 Aralık 1919 günü ANKARA Halkı henüz 38 yaşındaki genç önderlerini sonsuz bir güvenle bağırlarına basıyordu. ANKARA'lıların coşkusu 23 NİSAN 1920 günü daha da artacaktı. Çünkü artık söz Milletindi. Bundan sonra Millet kendi adına konuşacak olanı kendisi seçecekti. 23 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal'in deyimiyle "Hakikatlerin En Büyüğü" olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açıldı. TBMM demek halkın sesi demekti, halkın nefesi demekti ve halk sessizliğini TBMM ile bozacaktı. Yüzyıllardan beri kendisini savaşma aracı olarak kullanan Osmanlı Hanedanına yeter diyecekti. Onun savaşı artık ne Osmanlı Hanedanına ganimet kazandırmak için ne de bilinmeyen duyulmayan ülkeler'de macera aramak için değildi. O artık sadece ülkesini işgal eden batı dünyasına karşı namusunu kurtarmak için savaşacaktı. Önce İstanbul Hükümeti parmağı ile çıkartılan 60 yakın irili ufaklı isyan bastırıldı birer birer. Bu isyanların bastırılması demek zaten tükenmek üzere olan Osmanlının sonu demekti, zira o son kozlarını oynuyordu Anadolu üzerinde ve yıkılış onun için kaçınılmazdı artık.
Şimdi sıra, İngiliz güdümünde olan ve kendi hesabına göre çok kolay görünen Anadolu'nun işgali için sonu gelmez bir maceraya atılan ve Anadolu bozkırında yenilmeye mahkum Yunan Ordusuna geldi.
Mustafa Kemal için askerlik bir sanattı. Mustafa Kemal kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti ama savaşı seven, savaşı arayan bir kişi değildi. Günlük hayatında ve anılarında savaşı hiçbir zaman özlemedi..
1 nci ve 2 nci İnönü Muharebeleri ile sadece düşman değil, Milletinin makus talihi de yenilmiş oldu. Daha sonra tarihin en uzun meydan muharebesinde Başkomutan sıfatıyla Sakarya da "Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa vardır. O Satıh Bütün Vatandır." diyerek hem harp tarihine dehasını altın harflerle yazdırıyor, hem de Yunan Kuvvetlerinin Anadolu bozkırında giriştikleri bu maceranın onlar için nedenli acı bir yenilgiyle noktalanacağının adeta işaretlerini veriyordu Başkomutan Mustafa Kemal. Sakarya Zaferinden sonra bir yıl gibi uzun bir süre hazırlık yapan ordumuz nihayet Yunan Kuvvetlerini Anadolu'dan atmaya hazırdı. Biliyordu ki artık nihai zafer çok yakındı. 26 Ağustos sabahı Atasından aldığı "Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz'dir İleri" emri ile Türk Orduları coşkun bir sel gibi Yunan Ordusunu öne katarak İZMİR'e kadar aktı.
Mustafa Kemal emir komuta ettiği ordusuyla Avrupayı dize getirdi. Yaptığı tarihi bütün dünya tarih kitaplarına yazdı. Çünkü mensubu olduğu milletin tarihi dünyanın sahip olduğu en değerli varlıktı.
CİLT-3 1922-1938 DÖNEMİ :
1922'de muharebe meydanında biten Milli Mücadele, aslında yeni ve zorlu başka bir mücadeleyi başlattı. Silahını bırakan Gazi Mustafa Kemal'in yolunun üzerinde artık bir sıra aksiyon, fikir ve yeni kuruluşlar vardı.
Savaşın bitmesini müteakip harbin galipleri bu milletin ters giden tarihini yendiğini masa başında da kabul etmek zorunda kaldılar. Artık Milletten kopmuş, çağın gereklerinden uzak, çürümüş bir gövdenin suyu geçmiş dalcıkları haline gelen gölge saltanat müessesesine ve onun uzantısı olan hilafete son verme zamanı gelmişti. Söz artık milletin olacaktı ve milletin olmalıydı. Yakın arkadaşlarının dahi endişelerine ve yer yer karşı koymalarına rağmen Mustafa Kemal saltanatı kaldırdı ve halifelik müessesesinin bir gölgeden ibaret olmasını sağladı. Çok geçmeden de hilafete son verdi.
Barışı kazanmak, savaşı kazanmak kadar önemliydi. Yeni Türkiye'nin Lozan Antlaşması da bu değerde idi. Lozan'da büyük bir mücadele verildi ve asırlık hesaplar görüldü. Çünkü yeni kurulan devlet Osmanlı İmparatorluğunun bütün hesaplarını tasfiyesine muhatap tutuldu. Ama yeni Türkiye mirasçı ve herhangi bir devletin devamı değildi. İtilaf devletlerinin şuursuz istekleri ustaca savuşturuldu ve Türkiye Lozan'da çok önemli bir zafere imza attı.
Yeni bir çocuk doğmuştu ve bu çocuğun adı konmalı idi. Hakimiyeti Milliye kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre bu çocuğun adı Cumhuriyet olmalı idi. 29 Ekim 1923'de TBMM'de yapılan oylamada yeni kurulan devletin yönetim şekli Cumhuriyet olarak kabul edildi.
Gazi Mustafa Kemal'in ikinci meclisi açış nutkunda "Devlet şeklinin tekamülü ve demokrasinin kuruluşu ile çağdaş müesseselerin meydana getirilmesi" hedeflerinden ilki gerçekleşmiş, sıra ikinciye gelmişti. Hilafetin kaldırılması ile bu yeniliklere başlandı. Fakat laikliğe gidişte en büyük adım olan bu inkılap yakın arkadaşlarının dahi daha kesin çizgilerle kendisine cephe almasına neden oldu. Başarılı olan her ihtilalden sonra ihtilâlci kadronun kendi içerisinde parçalanması gibi, Milli Mücadeleyi yapan kadroda bu parçalanmada nasibini aldı. Önderlik mücadelesi yapan kimseler özellikle hilafete olan bağlılığı kullanarak uzun yıllar boyunca Mustafa Kemal'i yıpratmaya çalıştılar.
Doğuda "Dini kurtarmak ve halifeliği yeniden kurmak" adına Şeyh Sait tarafından çıkartılan isyan, memleketi en zayıf yerinden vurdu ve hızla yayıldı. Mustafa Kemal " Takrir-i sükun " yasasını çıkarttı ve isyan bastırıldı. Sorumlular istiklal mahkemesine verilerek cezalandırıldı. Yeni kurulan Cumhuriyet altı ok diye adlandırılan şu temel ilkeler üzerine inşa edilmeye başlandı: Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik, Halkçılık,Devletçilik,Laiklik ve İnkılapçılık.
Batılılaşmak adına yaptığı inkılaplardan en cüretlisi şapka inkılabıydı. Çünkü, o zamanki anlayışa göre şapka Hıristiyanlığın ve gavurluğun bir işareti sayılıyordu ve bu kökleşmiş duygulara yapılan hareket menfi reaksiyonlara en müsait hareketti. Şapka inkılabını hukuk alanında yaptığı yenilikler, medeni kanun ve tevhid-i tedrisat kanunu takip etti.
Değişimi kaldıramayan şer ve kıskançlık güçleri onu İzmir'de öldürmek için pusu kurdular ama kurdukları tezgah kendilerini Yunanistan'a kaçıracak olan motorcu tarafından emniyete bildirildi. Sorumlular belirlendi ve mahkemece yargılandılar. Yargılananlar arasında Terakkiperver Fırka yöneticileri ve milli mücadelenin önemli simaları da vardı.
Daha sonraki yıllar milli ekonomiye geçiş ve inkılap hareketlerinin devamı niteliğindeydi. Yeni alfabe kabul edildi ve Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu Gazinin büyük çabaları ile kuruldu. Ulaştırma ve sanayii alanında Devletçilik İlkesi doğrultusunda büyük atılımlar yapıldı. Dünyada ilk defa olarak 5 yıllık sanayi programları belirlenerek uygulamaya konuldu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından sonra Mustafa Kemal'in çabası ile Fethi Okyar tarafından Serbest Fırka bu bir demokrasiye geçme çabası idi ama başarılı olamadı ve parti kendisini lağv etti.
Atatürk'ün son yıllarında HATAY onun büyük davalarından biri oldu. Hastalıktan bitkin düştüğü anlarda bile bu konu ile ilgilendi. Fakat sağlığında HATAY'ın Anavatana katılışını göremedi.
Bir karaciğer yetersizliğinin ilk belirtileri 1937 yılı içerisinde meydana geldi. Hastalık önce yanlış teşhis edildi ve yanlış uygulamalarla vakit kaybedildi. Sonrasında ise geç kalınmıştı.
Mustafa Kemal'in şahsında çağımız bir büyük adam yetiştirmiş ve onun ölümü ile yalnız TÜRKİYE değil dünya bir büyük evladını kaybetmiştir.
Bükreş eski Metropolitinin dediği gibi;
"Onun ölümünden sonra dünya artık eskisi kadar enteresan değildir."
SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı, eserleri, Türk ve Dünya Tarihi üzerindeki etkileri anlatılmakta.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Atatürk ve kurduğu Cumhuriyetin daha iyi ve doğru olarak anlaşılmasını sağlamıştır.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap; sade, her kesimden insanın kolayca anlayabileceği ve inkılap tarihimizi öğrenebileceği şekilde kaleme alınmıştır.
Tek Çarık Yüzbaşı - Hakkı Kamil Beşe
Romanın konusu:
Vatanını çok seven ve orduya tam kırk beş yıl hizmet ettikten sonra ,yüzbaşı olarak emekli olan bir adamın öyküsüdür.
2. Romanın özeti:
Türk ordusunda uzun uzun yılların yıpratmadan,örselemeden bize kadar getirdiği taptaze bir gelenek var:İyi,çok,büyük şeyler yapmak,fakat yaptıkları ile asla öğünmemek! Bu sanki mukaddes bir töredir.Sanki asker ocağı da her Mehmetçiğe,her subay adayına ebcet ve fatiha(ilk ve son bilgi)olarak şu vecize öğretilir:
"Feda edilebilecek şeylerin sonuncusu hayattır;fakat,ey Türk askeri,şunu bil ki vatan uğrunda fedâ edebileceğin ilk değersiz şey hayatındır."
Tek çarık yüzbaşı ; doksana merdiven dayayan,asker ocağına nefer olarak girip,yüzbaşı olarak çıkan ve orduya tam kırk beş yıl hizmet verdikten sonra emekli olan Geleyli yüzbaşı Süleyman Karaca dır.Emekli olduktan sonra köyünde oturup,torunlarını yetiştirir.Yüzbaşı gücü yettiği kadar köylüyü de yetiştirir.Başı sıkışan akıl danışmak için ona koşar.Yedi,sekiz köyün akıl hocasıdır.Bu köylerden hiçbirinin okulu yokken o,kapı kapı dükkan dükkan dolaşmış,para toplamış,malzeme toplamış,işçi toplamış ve Geley'in okulunu yaptırmıştır.
Bir gün yüzbaşıyı görmeye memurlar gelir bunlar arasında,Kastamonu fidanlık müdürü Şevki Akalın,yüksek su mühendisi İbrahim Derin,Yüksek orman mühendisi Sait kantarel bulunur,bucak müdürü Nuri Tunçbilek ve bir de Celal Davut Arıbal vardır.Yüzbaşı kazaya gelen memurları birer ikişer evlendirerek kazaya bağlar.Yüzbaşı bu memurları ayak üstü türkü toplayan toy gençlere benzetir.Çünkü ne söyleseler halkı samimiyetlerine inandıramazlar bu memurlar ve bundan da çok şikayetçi olurlar yüzbaşıya.Yüzbaşı ise bu olaylar üstüne onlara bu benzetmeyi yapar ve bunu onların yüzlerine karşı söyler.
Köylülerin böyle davranmalarının sebebi ise köylünün söze değil yapılan işlere baktığıdır.yüzbaşı bunların kuru sözlerden ziyade onlardan somut icraatlar beklemektedir ve ancak o zaman köylünün güveni oluşacaktır.Bir gün hep birlikte köy odasında otururlarken yüzbaşı bazı delikanlıların öleceği besbelli olunca bir öküzü sapasağlam diye bir yurttaşa satıldığını öğrenir ve bu olaya gerçekten çok üzülür.Bu sırada delikanlılarda köy odasında oturmaktadırlar ve kendi aralarında bir şeyler fısıldamaktadırlar.
Bu arada falsoları ortaya çıkınca oradan savuşmak isterler. Bu en az, onların kabahatleri yüzlerine vurulduğu zaman utanç duyacak bir ahlak seviyesinde olduklarını, vicdanlarının henüz korkulacak derecede kararmadığını gösterir. Sonra delikanlıların çok üzüldüğünü ve vicdanlarının azap içinde olduğunu fark eden yüzbaşı onlara ve bir nevi herkese bir ders olsun diye onlara Fatih devrindeki ecdadımızın nefis bir menkıbesini anlatır.menkıbe şöyledir:bundan dört yüz doksan iki yıl önce İstanbul'u alan Fatih Sultan Mehmet , fethin ertesi günü Bizans hapishane ve zindanlarında bulunanların salıverilmesini emreder.Emri yerine getiren memurlar saray bahçesinde yeraltı zindanında saçı sakalı birbirine karışmış,yaşlı başlı iki adama rastlarlar. bunlar hiçte suç işlemişe benzemezler.memurlar bunların ne zaman,niçin ve kim tarafından zindana atıldıklarını sorarlar.adamlardan biride kendilerinin bir zamanlar padişahın nedimlerinden olduklarını,memleketin gidişatını ve halini beğenmediklerini ve bu halin böyle devam etmesi durumunda devletin inkıraz bulacağını imparatora söylediklerini anlatır.İmparatorunda bunlardan bıkmış olup ve gazaba gelerek kendilerini zindana attırdığını söyler.Şimdi ise imparatoru görüp sözlerinin doğru çıktığını kanıtlamak isterler.Filozofların bu sözleri ta Fatih'in kulağına kadar gider.Fatih bu adamaları yanına çağırtır ve görmek ister,adamlar Fatihe de aynı cevabı verirler.Bunun üzerine Fatihin emriyle filozoflar hamama götürülür,temizce yıkanıp,giydirilip tekrar padişahın huzuruna çıkarılırlar.Fatih bunlara:" madem bir devletin inkıraz alametlerini görüyorsunuz;gidin,benim memleketimi baştan başa gezin.Onda da inkıraz alametleri görüp görmediğinizi gelip bana söyleyin" der ve onlara bir kese altın uzatır filozofların bütün bu olanların üzerine derin bir şaşkınlıkla Bursanın yolunu tutarlar.
"Anasının öldüğü gün vazifeye gelmeyen hakim"
Adamlar Bursa'da halkın namus ve doğrulukla işlerine, güçlerine devam ettiklerini , ibadet zamanlarında da camilerin dolup taşıdığını görüp memnun kaldılar. Ardından da bir de mahkemeleri görelim derler. Hakimin huzurunda iki kişi vardır. Davacı diyordu ki:
Hakim efendi, ben bu adamdan bin kuruşa bir at satın aldım. At özürlü çıktı,çevirdim. Geri alma teklifini kabul etmediğini bildirdi. Bu defa hakim davacıya dönerek:
Peki madem bu adam atı geriye almadı; niçin hakime başvurup hayvanın gerş verilmesine hükmetmesini hemen istemedin dedi. Davacı ise;hakimin makamına geldiğini, ancak onu bulamadığını söyler. Hatta hakimin muhzırınızda buna şahit olduğunu da söyler. Hakim davacıya hak verir. Hakim o gün validesinin öldüğünü ve ona karşı son vazifesini yerine getirmek için cenazesiyle mezarına kadar gittiği için makamında olmadığını söyler ve cebinden kesesini çıkartarak:
"Şu halde bu bin kuruşu ödemek bana düşüyor" diyerek parayı davacıya öder ve filozoflar bunun gibi bir kaç olaya da şahit olduktan sonra Fatih'in huzuruna çıkarak:
Padişahım dediler:"halkınızda bu ruh temizliği ve asalet, mahkemelerinizde bu adalet oldukça, korkmayınız,memleketiniz inkıraz bulmak şöyle dursun genişleyecek ve yükselecektir."Yüzbaşı bunları anlattıktan sonra Fatih'in İstanbul'u fethettiğinde yirmiiki yaşında bir delikanlı olduğunu tekrar hatırlatır ve bu menkıbelerden herkesin kıssadan hisse çıkarmasını ister.Herkesin çocukları ne yapıp ne edip okula göndermelerini orda onlara yalnızca çeşitli bilgi verilmeyeceğini ve aynı zamanda da iyi ve sağlam bir ahlak kazanacaklarını söyler.Bu olay sonunda da delikanlılar alacakları dersin hepsini zaten alırlar ve yaptıklarından da pişmanlık duyarlar.bunlardan sonra memurlara gelince yüzbaşının da iknalarıyla hep birlikte köyü kalkındırmak için çare ararlar, ama köyün en büyük sorunu su sorunudur.Hayvanların dahi dili damağı su hasretiyle kuruyup kavrulan bu köylülerin bulanık su bile içlerini bulandıramaz.içleri kinsiz, şiddetsiz, hasetsiz ve tertemizdir.köylünün dizinde takati kalmamıştır, ama yüreğindeki güç ve umut olduğu gibi duruyordur.bunu en güzel örneği ise üç ay içinde kısıtlı imkanlara rağmen yapılan okuldur.Bucak müdürü yapacaklarını programlaştırıp ve bunları imece usulü ile yaptıkları takdirde köyün dört beş yıl içinde kalkınabileceğine inanmaktadır.Daha sonra bir dernek kurmaya karar verirler ve böylece köyün kalkınması daha kolay olacaktır.Derneğe bir de isim bulamak lazım gelir.ilk önce derneğe "Araç köylerinin kalkınmasına yardım derneği diyelim derler.Fakat yüzbaşı bu ismin biraz uzun olduğunu söyler ve en iyisinin her kelimesinden birer ikişer harf almak suretiyle kısa bir ad bulur."AKKAYA Derneği" artık bu derneğin yeni adıdır.bundan sonrada hep beraber Akkayanın yolunu tutarlar.
3. Romanın ana konusu:
Emekli olan bir yüzbaşı ve çevresine topladığı bir kaç memurla köylerini kalkındırmak istemeleri ve bu uğurda sarf ettikleri çabaları ve azimleriyle neler başardıklarını anlatmaktadır.
4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi:
Kastamonu fidan müdürü ,Şevki Akalın,Yüksek su mühendisi İbrahim derin yüzbaşı buna sucu İbrahim de der.Sucu İbrahim araçtan evlidir.Yüksek orman mühendisi Sait kantarel.işletmeci sait diye de bilinir.yüzbaşı onun gelmesiyle kazaya bet bereket geldiğini,fakir fukaranın ve tüccarın hem cebinin hem de yüzünün gülmeye başladığını ve Belediye kasalarının da para görmeye başladığını söyler.Celal Davut Arıbal ise su döver bal çıkarır.Birde Bucak müdürü Nuri Tunçbilek vardır.yüzbaşı onu tam bir yüzbaşıya benzetir.Bölüğünün başında dimdik duran,kara yağız,umut dolu,kartal yüzbaşıya.
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Gerek konu bakımından, gereksede yörenin ağzının kitap ta vurgulanışı bakımından sürükleyici bir kitap.içinde küçük hikayelerinde bulunması anlatımı iyice süsleyip,okuyucuya kitabı okurken büyük bir haz vermektedir.
Vatanını çok seven ve orduya tam kırk beş yıl hizmet ettikten sonra ,yüzbaşı olarak emekli olan bir adamın öyküsüdür.
2. Romanın özeti:
Türk ordusunda uzun uzun yılların yıpratmadan,örselemeden bize kadar getirdiği taptaze bir gelenek var:İyi,çok,büyük şeyler yapmak,fakat yaptıkları ile asla öğünmemek! Bu sanki mukaddes bir töredir.Sanki asker ocağı da her Mehmetçiğe,her subay adayına ebcet ve fatiha(ilk ve son bilgi)olarak şu vecize öğretilir:
"Feda edilebilecek şeylerin sonuncusu hayattır;fakat,ey Türk askeri,şunu bil ki vatan uğrunda fedâ edebileceğin ilk değersiz şey hayatındır."
Tek çarık yüzbaşı ; doksana merdiven dayayan,asker ocağına nefer olarak girip,yüzbaşı olarak çıkan ve orduya tam kırk beş yıl hizmet verdikten sonra emekli olan Geleyli yüzbaşı Süleyman Karaca dır.Emekli olduktan sonra köyünde oturup,torunlarını yetiştirir.Yüzbaşı gücü yettiği kadar köylüyü de yetiştirir.Başı sıkışan akıl danışmak için ona koşar.Yedi,sekiz köyün akıl hocasıdır.Bu köylerden hiçbirinin okulu yokken o,kapı kapı dükkan dükkan dolaşmış,para toplamış,malzeme toplamış,işçi toplamış ve Geley'in okulunu yaptırmıştır.
Bir gün yüzbaşıyı görmeye memurlar gelir bunlar arasında,Kastamonu fidanlık müdürü Şevki Akalın,yüksek su mühendisi İbrahim Derin,Yüksek orman mühendisi Sait kantarel bulunur,bucak müdürü Nuri Tunçbilek ve bir de Celal Davut Arıbal vardır.Yüzbaşı kazaya gelen memurları birer ikişer evlendirerek kazaya bağlar.Yüzbaşı bu memurları ayak üstü türkü toplayan toy gençlere benzetir.Çünkü ne söyleseler halkı samimiyetlerine inandıramazlar bu memurlar ve bundan da çok şikayetçi olurlar yüzbaşıya.Yüzbaşı ise bu olaylar üstüne onlara bu benzetmeyi yapar ve bunu onların yüzlerine karşı söyler.
Köylülerin böyle davranmalarının sebebi ise köylünün söze değil yapılan işlere baktığıdır.yüzbaşı bunların kuru sözlerden ziyade onlardan somut icraatlar beklemektedir ve ancak o zaman köylünün güveni oluşacaktır.Bir gün hep birlikte köy odasında otururlarken yüzbaşı bazı delikanlıların öleceği besbelli olunca bir öküzü sapasağlam diye bir yurttaşa satıldığını öğrenir ve bu olaya gerçekten çok üzülür.Bu sırada delikanlılarda köy odasında oturmaktadırlar ve kendi aralarında bir şeyler fısıldamaktadırlar.
Bu arada falsoları ortaya çıkınca oradan savuşmak isterler. Bu en az, onların kabahatleri yüzlerine vurulduğu zaman utanç duyacak bir ahlak seviyesinde olduklarını, vicdanlarının henüz korkulacak derecede kararmadığını gösterir. Sonra delikanlıların çok üzüldüğünü ve vicdanlarının azap içinde olduğunu fark eden yüzbaşı onlara ve bir nevi herkese bir ders olsun diye onlara Fatih devrindeki ecdadımızın nefis bir menkıbesini anlatır.menkıbe şöyledir:bundan dört yüz doksan iki yıl önce İstanbul'u alan Fatih Sultan Mehmet , fethin ertesi günü Bizans hapishane ve zindanlarında bulunanların salıverilmesini emreder.Emri yerine getiren memurlar saray bahçesinde yeraltı zindanında saçı sakalı birbirine karışmış,yaşlı başlı iki adama rastlarlar. bunlar hiçte suç işlemişe benzemezler.memurlar bunların ne zaman,niçin ve kim tarafından zindana atıldıklarını sorarlar.adamlardan biride kendilerinin bir zamanlar padişahın nedimlerinden olduklarını,memleketin gidişatını ve halini beğenmediklerini ve bu halin böyle devam etmesi durumunda devletin inkıraz bulacağını imparatora söylediklerini anlatır.İmparatorunda bunlardan bıkmış olup ve gazaba gelerek kendilerini zindana attırdığını söyler.Şimdi ise imparatoru görüp sözlerinin doğru çıktığını kanıtlamak isterler.Filozofların bu sözleri ta Fatih'in kulağına kadar gider.Fatih bu adamaları yanına çağırtır ve görmek ister,adamlar Fatihe de aynı cevabı verirler.Bunun üzerine Fatihin emriyle filozoflar hamama götürülür,temizce yıkanıp,giydirilip tekrar padişahın huzuruna çıkarılırlar.Fatih bunlara:" madem bir devletin inkıraz alametlerini görüyorsunuz;gidin,benim memleketimi baştan başa gezin.Onda da inkıraz alametleri görüp görmediğinizi gelip bana söyleyin" der ve onlara bir kese altın uzatır filozofların bütün bu olanların üzerine derin bir şaşkınlıkla Bursanın yolunu tutarlar.
"Anasının öldüğü gün vazifeye gelmeyen hakim"
Adamlar Bursa'da halkın namus ve doğrulukla işlerine, güçlerine devam ettiklerini , ibadet zamanlarında da camilerin dolup taşıdığını görüp memnun kaldılar. Ardından da bir de mahkemeleri görelim derler. Hakimin huzurunda iki kişi vardır. Davacı diyordu ki:
Hakim efendi, ben bu adamdan bin kuruşa bir at satın aldım. At özürlü çıktı,çevirdim. Geri alma teklifini kabul etmediğini bildirdi. Bu defa hakim davacıya dönerek:
Peki madem bu adam atı geriye almadı; niçin hakime başvurup hayvanın gerş verilmesine hükmetmesini hemen istemedin dedi. Davacı ise;hakimin makamına geldiğini, ancak onu bulamadığını söyler. Hatta hakimin muhzırınızda buna şahit olduğunu da söyler. Hakim davacıya hak verir. Hakim o gün validesinin öldüğünü ve ona karşı son vazifesini yerine getirmek için cenazesiyle mezarına kadar gittiği için makamında olmadığını söyler ve cebinden kesesini çıkartarak:
"Şu halde bu bin kuruşu ödemek bana düşüyor" diyerek parayı davacıya öder ve filozoflar bunun gibi bir kaç olaya da şahit olduktan sonra Fatih'in huzuruna çıkarak:
Padişahım dediler:"halkınızda bu ruh temizliği ve asalet, mahkemelerinizde bu adalet oldukça, korkmayınız,memleketiniz inkıraz bulmak şöyle dursun genişleyecek ve yükselecektir."Yüzbaşı bunları anlattıktan sonra Fatih'in İstanbul'u fethettiğinde yirmiiki yaşında bir delikanlı olduğunu tekrar hatırlatır ve bu menkıbelerden herkesin kıssadan hisse çıkarmasını ister.Herkesin çocukları ne yapıp ne edip okula göndermelerini orda onlara yalnızca çeşitli bilgi verilmeyeceğini ve aynı zamanda da iyi ve sağlam bir ahlak kazanacaklarını söyler.Bu olay sonunda da delikanlılar alacakları dersin hepsini zaten alırlar ve yaptıklarından da pişmanlık duyarlar.bunlardan sonra memurlara gelince yüzbaşının da iknalarıyla hep birlikte köyü kalkındırmak için çare ararlar, ama köyün en büyük sorunu su sorunudur.Hayvanların dahi dili damağı su hasretiyle kuruyup kavrulan bu köylülerin bulanık su bile içlerini bulandıramaz.içleri kinsiz, şiddetsiz, hasetsiz ve tertemizdir.köylünün dizinde takati kalmamıştır, ama yüreğindeki güç ve umut olduğu gibi duruyordur.bunu en güzel örneği ise üç ay içinde kısıtlı imkanlara rağmen yapılan okuldur.Bucak müdürü yapacaklarını programlaştırıp ve bunları imece usulü ile yaptıkları takdirde köyün dört beş yıl içinde kalkınabileceğine inanmaktadır.Daha sonra bir dernek kurmaya karar verirler ve böylece köyün kalkınması daha kolay olacaktır.Derneğe bir de isim bulamak lazım gelir.ilk önce derneğe "Araç köylerinin kalkınmasına yardım derneği diyelim derler.Fakat yüzbaşı bu ismin biraz uzun olduğunu söyler ve en iyisinin her kelimesinden birer ikişer harf almak suretiyle kısa bir ad bulur."AKKAYA Derneği" artık bu derneğin yeni adıdır.bundan sonrada hep beraber Akkayanın yolunu tutarlar.
3. Romanın ana konusu:
Emekli olan bir yüzbaşı ve çevresine topladığı bir kaç memurla köylerini kalkındırmak istemeleri ve bu uğurda sarf ettikleri çabaları ve azimleriyle neler başardıklarını anlatmaktadır.
4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi:
Kastamonu fidan müdürü ,Şevki Akalın,Yüksek su mühendisi İbrahim derin yüzbaşı buna sucu İbrahim de der.Sucu İbrahim araçtan evlidir.Yüksek orman mühendisi Sait kantarel.işletmeci sait diye de bilinir.yüzbaşı onun gelmesiyle kazaya bet bereket geldiğini,fakir fukaranın ve tüccarın hem cebinin hem de yüzünün gülmeye başladığını ve Belediye kasalarının da para görmeye başladığını söyler.Celal Davut Arıbal ise su döver bal çıkarır.Birde Bucak müdürü Nuri Tunçbilek vardır.yüzbaşı onu tam bir yüzbaşıya benzetir.Bölüğünün başında dimdik duran,kara yağız,umut dolu,kartal yüzbaşıya.
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Gerek konu bakımından, gereksede yörenin ağzının kitap ta vurgulanışı bakımından sürükleyici bir kitap.içinde küçük hikayelerinde bulunması anlatımı iyice süsleyip,okuyucuya kitabı okurken büyük bir haz vermektedir.
Tom Sawyer - Mark Twain
1. Yazarın Hayatı:
Mark Twain (1835-1910)
Amerikan edebiyatının en tanınmış mizah yazarlarından biridir. Asıl adı Samuel Clemens'tir. Fakir bir kasaba avukatının oğlu idi. 12 yaşındayken Hanibal şehrinin küçük gazetesine çırak olarak girdi. 17 yaşına kadar Missouri eyaletindeki birçok gazetelerde çalıştı. Sonra , Mississippi nehrindeki gemilerde miçoluk aldı, dümenciliğe kadar yükseldi. Sonradan eserlerine geniş konular veren izlenimleri bu bitip tükenmez nehir gezilerinden edindi. Yazılarında kullandığı "Mark Twain" adını da gemicilerin suyu iskandil ederken kullandıkları "mark twain" (iki kulaç) deyiminden almıştır.
1861'de İç Savaş başlayınca, Mark Twain de, kendisi gibi gençlerle birleşerek, Kuzeylilerle savaştı. Savaştan sonra, altın arayıcılara katılarak San Francisco'ya gitti. Maceralarla, yoksulluklarla geçen devrelerden sonra yazarlığa heves etti. "Califonian" adlı dergide çıkan ilk yazıları büyük ilgi gördü.
Çoğu, çocukluk, gençlik, anıları olan bu yazılar ince nüktelerle doluydu. Mark Twain, kısa zamanda bol para kazanmaya başladı. Yalnız zenginleri hayatına katılmaktan uzak kalıyor, halk arasında alışa geldiği yaşayışı devam ettiriyordu. Hawaii adalarına, Avrupa'ya Asya'ya geziler yaptı. Yazı ile birlikte, konuşma-konferans şeklindeki mizah türünün de eşsiz bir temsilcisi halinde, hemen bütün Amerika'yı dolaştı. Hayatının son yıllarında ailevi felâketlerle karşılaştı, arkasından iflaslara, altından kalkması zor borçlara sürüklendi, Avrupa'ya çekilip bütün gücü ile yeni eserler yazarak, borçlarını ödedi.
Amerika'ya döndüğünde, iyice kuvvetten düşmüş bulunuyordu. Bir süre Bermuda adasında dinlendi. Son günlerin yaklaştığını anlayınca adadan ayrıldı, yurduna döndü, 74 yaşında Redding-Stormfield'de öldü.
Sanatı Eserleri
Mark Twain'in sade, doğal bir anlatışı vardı. Olayları, yapmacık katmadan, olduğu gibi anlatır. Yormadan düşündüren, güldürürken düşündüren bir gerçekçiliği vardır. Çocukluk, ilk gençlik yıllarının biraz değiştirilmiş hikayesi olan "Tom Sawyer" Amerikan edebiyatının klasik eserlerinin başlıcalarındandır. "Dış Ülkelerde Bir Gezi", "Mississipi Üzerinde Hayat" gibi büyük kitaplardan başka, kısa yazılarını toplayan bir çok eseri vardır.
2. Özet
Hikayede Tom'un cezadan kurtulmak için herkesi şaşkına çevirecek zeka oyunlarını ve sonunda bunlardan nasıl kurtulduğunu yazıyor. Tom hikayede kendi dünyasında (nehirlerin, ormanların, mağaraların ve adaların dünyasında) bir kahraman gibi yaşar.
Tom, Missouri'ye bağlı St. Petersburg köyündeki "haşarı" çocuklardan biridir. Pervasız, tembel, çıldırtıcı ölçüde meraklı olan bir okul çocuğu ve teyzesi Polly Teyze için tam bir baş belasıdır. Bir gün Tom, Huck, Joe herkesten gizli bir plan yapar ve adaya kaçar. Herkes onları öldü sanıp cenaze töreni yapar ama törende ortaya çıkınıca herkes oyun olduğu anlaşılınca herkes onlara karşı tavır alır. Ama Tom ve Huck bu iştende kasabada yaşayan Bayan Douglas'ı öldürmek için plan yapan haydutları ortaya çıkararak kurtulur. Daha sonra haydut Kızılderili Joe'yu hapse atarlar. Ve onun definesinin yerini tek bilenler olarak Tom ve Huck defineyi yerinden çıkarır zengin bir hayat sürerler.
3. Kişiler
Tom Sawyer: Haylaz ve yarmazda olan zeki bir çoçuktur.
Huckleberry Finn: Mahallenin en haylaz çocuğu olan Huck, Tom'dan eksik bir yanı olmayan mahalle çocukları haricinde kimsenin sevmediği biridir.
Polly Teyze:İyi kalpli ama çok sinirli görünen ve yaşlı bir kadındır.
Joe:İçine kapanık olan Joe kendi dünyasında korsan olmak isteyen bir çoçuk.
4. Ana Düşünce: Bir çocuğun kahramanlıklarla dolu dünyası.
5. Dili: Türkçe (Çeviri)
5. Genel Yargı: Roman şimdiye kadar okuduğum en harika ve beni çok etkileyen yazıdır. Hikaye sade ve abartılmadan ve güldürürken düşündüren bir yapıda yazılmış ilk daktiloyla yazılan romandır. En büyük özelliği gerçeğin kağıda dökümüdür.
Mark Twain (1835-1910)
Amerikan edebiyatının en tanınmış mizah yazarlarından biridir. Asıl adı Samuel Clemens'tir. Fakir bir kasaba avukatının oğlu idi. 12 yaşındayken Hanibal şehrinin küçük gazetesine çırak olarak girdi. 17 yaşına kadar Missouri eyaletindeki birçok gazetelerde çalıştı. Sonra , Mississippi nehrindeki gemilerde miçoluk aldı, dümenciliğe kadar yükseldi. Sonradan eserlerine geniş konular veren izlenimleri bu bitip tükenmez nehir gezilerinden edindi. Yazılarında kullandığı "Mark Twain" adını da gemicilerin suyu iskandil ederken kullandıkları "mark twain" (iki kulaç) deyiminden almıştır.
1861'de İç Savaş başlayınca, Mark Twain de, kendisi gibi gençlerle birleşerek, Kuzeylilerle savaştı. Savaştan sonra, altın arayıcılara katılarak San Francisco'ya gitti. Maceralarla, yoksulluklarla geçen devrelerden sonra yazarlığa heves etti. "Califonian" adlı dergide çıkan ilk yazıları büyük ilgi gördü.
Çoğu, çocukluk, gençlik, anıları olan bu yazılar ince nüktelerle doluydu. Mark Twain, kısa zamanda bol para kazanmaya başladı. Yalnız zenginleri hayatına katılmaktan uzak kalıyor, halk arasında alışa geldiği yaşayışı devam ettiriyordu. Hawaii adalarına, Avrupa'ya Asya'ya geziler yaptı. Yazı ile birlikte, konuşma-konferans şeklindeki mizah türünün de eşsiz bir temsilcisi halinde, hemen bütün Amerika'yı dolaştı. Hayatının son yıllarında ailevi felâketlerle karşılaştı, arkasından iflaslara, altından kalkması zor borçlara sürüklendi, Avrupa'ya çekilip bütün gücü ile yeni eserler yazarak, borçlarını ödedi.
Amerika'ya döndüğünde, iyice kuvvetten düşmüş bulunuyordu. Bir süre Bermuda adasında dinlendi. Son günlerin yaklaştığını anlayınca adadan ayrıldı, yurduna döndü, 74 yaşında Redding-Stormfield'de öldü.
Sanatı Eserleri
Mark Twain'in sade, doğal bir anlatışı vardı. Olayları, yapmacık katmadan, olduğu gibi anlatır. Yormadan düşündüren, güldürürken düşündüren bir gerçekçiliği vardır. Çocukluk, ilk gençlik yıllarının biraz değiştirilmiş hikayesi olan "Tom Sawyer" Amerikan edebiyatının klasik eserlerinin başlıcalarındandır. "Dış Ülkelerde Bir Gezi", "Mississipi Üzerinde Hayat" gibi büyük kitaplardan başka, kısa yazılarını toplayan bir çok eseri vardır.
2. Özet
Hikayede Tom'un cezadan kurtulmak için herkesi şaşkına çevirecek zeka oyunlarını ve sonunda bunlardan nasıl kurtulduğunu yazıyor. Tom hikayede kendi dünyasında (nehirlerin, ormanların, mağaraların ve adaların dünyasında) bir kahraman gibi yaşar.
Tom, Missouri'ye bağlı St. Petersburg köyündeki "haşarı" çocuklardan biridir. Pervasız, tembel, çıldırtıcı ölçüde meraklı olan bir okul çocuğu ve teyzesi Polly Teyze için tam bir baş belasıdır. Bir gün Tom, Huck, Joe herkesten gizli bir plan yapar ve adaya kaçar. Herkes onları öldü sanıp cenaze töreni yapar ama törende ortaya çıkınıca herkes oyun olduğu anlaşılınca herkes onlara karşı tavır alır. Ama Tom ve Huck bu iştende kasabada yaşayan Bayan Douglas'ı öldürmek için plan yapan haydutları ortaya çıkararak kurtulur. Daha sonra haydut Kızılderili Joe'yu hapse atarlar. Ve onun definesinin yerini tek bilenler olarak Tom ve Huck defineyi yerinden çıkarır zengin bir hayat sürerler.
3. Kişiler
Tom Sawyer: Haylaz ve yarmazda olan zeki bir çoçuktur.
Huckleberry Finn: Mahallenin en haylaz çocuğu olan Huck, Tom'dan eksik bir yanı olmayan mahalle çocukları haricinde kimsenin sevmediği biridir.
Polly Teyze:İyi kalpli ama çok sinirli görünen ve yaşlı bir kadındır.
Joe:İçine kapanık olan Joe kendi dünyasında korsan olmak isteyen bir çoçuk.
4. Ana Düşünce: Bir çocuğun kahramanlıklarla dolu dünyası.
5. Dili: Türkçe (Çeviri)
5. Genel Yargı: Roman şimdiye kadar okuduğum en harika ve beni çok etkileyen yazıdır. Hikaye sade ve abartılmadan ve güldürürken düşündüren bir yapıda yazılmış ilk daktiloyla yazılan romandır. En büyük özelliği gerçeğin kağıda dökümüdür.
Türkün Ateşle İmtihanı - Halide Edip ADIVAR
ESERİN KONUSU:
Halide Edip Adıvar'ın 1. Dünya Savaşı sonrasından cumhuriyetin ilan edilinceye kadar yaşadığı anıları anlatılmaktadır.
ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918'de İngilizlerin İstanbul'u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul'da yaşayan, çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri'nin toplattığı silahları Anadolu'ya kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak, milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizlerle kurduğu yakınlıktan ve İngilizlerin medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu'yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebus an'da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'i işgalinden sonra İngilizler Anadolu'ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı içindeki Hıristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip'in Sultanahmet mitinginde söylediği ".hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir." sözü şimşekleri kendi üzerine çekmişti. Daha fazla İstanbul'da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkmasıyla Anadolu'ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve çok tehlikeliydi. Düzenli olarak silah kaçıran ve milliyetçilerin güvenliğini sağlayan, İzmit'teki ve Adapazarı'ndaki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çetelerdi. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur, çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı'nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat fakültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi'nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme gelmişti. Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara'ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal meclis başkanı seçilir.
Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin kapanması için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçer. Bu isyanı bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem'i görevlendirdi. İzmit'te gerçekleşen bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.
İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru, büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem'in 3 bin kişilik ordusu, 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa'ya yürümeye başlamıştı ama Ethem'le Albay Refet, yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak'ta (1.İnönü) Eskişehir'in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan Londra Konferansı'na Ankara'dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr'in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon'dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart'ta (2.İnönü) yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Bu dönemde askerlere yardım amacıyla Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastanesi'ne gönüllü olarak hastabakıcı olarak Eskişehir'de, cephe gerisindeki bir hastanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir'i bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan'a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamamlayan Yunanlılar bizim 4 katımız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya'nın doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor, memleketin her tarafını arayıp, tarayıp gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000'i şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı. İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye karar verir. Mustafa Kemal'in karargahında çalışmaya başlar. Buradaki görevi, günlük zayiat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal'e iletmekti. Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos'ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpışırlar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmazlar. Savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül'de başlayan yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.
Mustafa Kemal'in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide ona "Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi." dediğinde sert bir tepkiyle "Asıl savaş bundan sonra başlıyor." cevabını almıştı.
22 Eylül'de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide'nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti'nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara'ya döner. Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide'nin dikkatini çeker. Bunların neci olduklarını yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa'nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14 arasında değişen, ailesi savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa'yı ziyaret edip tebrik eder.
Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul'a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü eve döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır.
ESERİN ANA FİKRİ:
Her konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi
hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık.
Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, İngilizce ve Fransızca bilen, tanıştığı insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın, hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.
ADNAN ADIVAR: Çalışkan, insanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği vatan sevgisiyle dolu bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.
Mahmure: Hlide Edip'in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.
ESER HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, ülkemizin kuruluş yıllarında çektiği çileleri başarılı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazarın üslubu günümüz Türkçesine göre biraz ağırdır. Cumhuriyetin 5 yıl öncesine kadar olan bölüme ait bilgi edinmek isteyen arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1882'de İstanbul'da doğmuş, 9 ocak 1964'te İstanbul'da ölmüştür.1901'de Amerikan Kız
Koleji'ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş Ayet ve Zeki adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih Zeki'nin ikinci defa evlenmesi nedeniyle ondan ayrılır.1917'de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış, Kızılay'da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o, halkın da benimsediği onbaşı rütbesini kullanmıştır.
1839'da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin edilmiştir.
1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip, 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.
Halide Edip Adıvar'ın 1. Dünya Savaşı sonrasından cumhuriyetin ilan edilinceye kadar yaşadığı anıları anlatılmaktadır.
ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918'de İngilizlerin İstanbul'u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul'da yaşayan, çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri'nin toplattığı silahları Anadolu'ya kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak, milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizlerle kurduğu yakınlıktan ve İngilizlerin medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu'yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebus an'da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'i işgalinden sonra İngilizler Anadolu'ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı içindeki Hıristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip'in Sultanahmet mitinginde söylediği ".hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir." sözü şimşekleri kendi üzerine çekmişti. Daha fazla İstanbul'da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkmasıyla Anadolu'ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve çok tehlikeliydi. Düzenli olarak silah kaçıran ve milliyetçilerin güvenliğini sağlayan, İzmit'teki ve Adapazarı'ndaki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çetelerdi. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur, çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı'nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat fakültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi'nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme gelmişti. Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara'ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal meclis başkanı seçilir.
Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin kapanması için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçer. Bu isyanı bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem'i görevlendirdi. İzmit'te gerçekleşen bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.
İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru, büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem'in 3 bin kişilik ordusu, 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa'ya yürümeye başlamıştı ama Ethem'le Albay Refet, yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak'ta (1.İnönü) Eskişehir'in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan Londra Konferansı'na Ankara'dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr'in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon'dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart'ta (2.İnönü) yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Bu dönemde askerlere yardım amacıyla Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastanesi'ne gönüllü olarak hastabakıcı olarak Eskişehir'de, cephe gerisindeki bir hastanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir'i bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan'a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamamlayan Yunanlılar bizim 4 katımız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya'nın doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor, memleketin her tarafını arayıp, tarayıp gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000'i şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı. İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye karar verir. Mustafa Kemal'in karargahında çalışmaya başlar. Buradaki görevi, günlük zayiat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal'e iletmekti. Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos'ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpışırlar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmazlar. Savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül'de başlayan yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.
Mustafa Kemal'in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide ona "Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi." dediğinde sert bir tepkiyle "Asıl savaş bundan sonra başlıyor." cevabını almıştı.
22 Eylül'de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide'nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti'nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara'ya döner. Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide'nin dikkatini çeker. Bunların neci olduklarını yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa'nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14 arasında değişen, ailesi savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa'yı ziyaret edip tebrik eder.
Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul'a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü eve döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır.
ESERİN ANA FİKRİ:
Her konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi
hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık.
Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, İngilizce ve Fransızca bilen, tanıştığı insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın, hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.
ADNAN ADIVAR: Çalışkan, insanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği vatan sevgisiyle dolu bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.
Mahmure: Hlide Edip'in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.
ESER HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, ülkemizin kuruluş yıllarında çektiği çileleri başarılı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazarın üslubu günümüz Türkçesine göre biraz ağırdır. Cumhuriyetin 5 yıl öncesine kadar olan bölüme ait bilgi edinmek isteyen arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1882'de İstanbul'da doğmuş, 9 ocak 1964'te İstanbul'da ölmüştür.1901'de Amerikan Kız
Koleji'ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş Ayet ve Zeki adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih Zeki'nin ikinci defa evlenmesi nedeniyle ondan ayrılır.1917'de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış, Kızılay'da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o, halkın da benimsediği onbaşı rütbesini kullanmıştır.
1839'da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin edilmiştir.
1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip, 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.
Etiketler:
Halide Edib Adıvar,
T,
Türkün Ateşle İmtihanı
Türk Manilerinden Seçmeler
Mâni, başta aşk olmak üzere hemen her konuda yazılabilen bir halk edebiyatı nazım türüdür. Çoğunlukla 7 heceli dört dizelik bir bendden meydana gelir. Ama dizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalıplarla söylenmiş maniler de vardır. Birinci, ikinci dördüncü dizeler birbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye dizilişi aaxadır. Aaaxa düzeninde maniler de var. İlk iki dize hazırlık dizeleridir. Son iki dize ile anlam bağlantısı yoktur. Asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir. Maniler çok çeşitlidir. En çok kullanılanlar düz ya da tam mani, kesik mani, cinaslı mani, yedekli mani, artık mani'dir.
* Düz Mani : Yedişer heceli dört dizeden oluşur. Kafiyeleri çokluk cinassızdır.
* Kesik mani : Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu kesik dize sadece kafiyeyi hazırlar. Eğer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri "aman aman" ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara İstanbul manileri denir.
* Cinaslı mani : Kesik manilerde eğer kafiye cinaslı ise bunlara cinaslı mani denir.
* Yedekli mani : Düz maninin sonuna aynı kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslı kafiye kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır. Yedekli maniye artık mani de denir.
* Deyiş : İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.
Bazı mani örnekleri:
Bağ olur bosdan olur
Güzeller yaman olur
Ben derdimi annadsam
Bir uzun desdan olur.
Kapelesi ketenden
Yârim indi trenden
Boynuna sarılayım
Gülünü incelmeden
Allah muradını verdi bugün,
Anasını kızsız koyan
Evlerini ıssız koyan,
Testisini susuz koyan.
Kasabın satırı var
Yanında yatırı var
Ben kasap olmazdım ya
Paranın hatırı var
Evleri yapan usta
Yeniden yıksın yapsın
Pencere bırakmamış
Delikanlılar baksın
Bizim evin önünde
Ayvalar şişman olur
İlk yârini almayan
Sonunda pişman olur.
* Düz Mani : Yedişer heceli dört dizeden oluşur. Kafiyeleri çokluk cinassızdır.
* Kesik mani : Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu kesik dize sadece kafiyeyi hazırlar. Eğer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri "aman aman" ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara İstanbul manileri denir.
* Cinaslı mani : Kesik manilerde eğer kafiye cinaslı ise bunlara cinaslı mani denir.
* Yedekli mani : Düz maninin sonuna aynı kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslı kafiye kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır. Yedekli maniye artık mani de denir.
* Deyiş : İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.
Bazı mani örnekleri:
Bağ olur bosdan olur
Güzeller yaman olur
Ben derdimi annadsam
Bir uzun desdan olur.
Kapelesi ketenden
Yârim indi trenden
Boynuna sarılayım
Gülünü incelmeden
Allah muradını verdi bugün,
Anasını kızsız koyan
Evlerini ıssız koyan,
Testisini susuz koyan.
Kasabın satırı var
Yanında yatırı var
Ben kasap olmazdım ya
Paranın hatırı var
Evleri yapan usta
Yeniden yıksın yapsın
Pencere bırakmamış
Delikanlılar baksın
Bizim evin önünde
Ayvalar şişman olur
İlk yârini almayan
Sonunda pişman olur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)