7 Mayıs 2013 Salı

Robin Hood - Howard Pyle

Lady violette akşam karanlığında sherwood ormanında yolculuk yapmaktaydı. Yanında koruyucuları vardı. Birden yaşlı koruyucu ted'in atı şaha kalktı. Hemen atını sakinleştirdi. Yeşil, uzun bir ok yere saplandı.herkes telaş içindeydi, ne olup bittiğini kimse anlayamadı. Oku atan Küçük jean violette'ye korkmamalarını söyledi. Çünkü onları durdurmalarının sebebi gece yarısı ormanın çok tehlikeli olmasıydı. Bu yüzden onları yemeğe davet edeceklerdi. Violette ilk önce bu isteği reddetti. Fakat sonra çaresiz kabul etti. Güzel bir yemek yediler ve sonra uyudular.

Ertesi sabah hemen yola çıktılar. İki üç hafta geçmişti. Sir walter lady gwendoline'ye robin hood'un geleceğini hatırlattı. Hazırlıklar yapıldı. Şatoya doğru bir ok atıldı. Oku görünce herkes Robin'in geldiğini anladı. Robin hood'un geldiğini öğrenince herkes salona indi. Hep beraber yemeğe oturdular. Bu arada şatonun etrafında ruffolk dolanıyordu. Ruffolk, sir walter'ın kızı violette ile evlenip, kral olmak istiyordu. Bu yüzden altın bir kolyeyi sir walter'in eşine verecekti. Ruffolk'un şatoya girdiğini sir walter'a haber verdiler. Robin Hood'la Ruffolk'un aynı yerde olması hiç iyi değildi. İkisi içinde baya zorlu bir gece olmuştu.

Ertesi sabah robin acil bir haber almıştı. Bir genç kız ölüm tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu yüzden şatodan ayrılmalıydı. Herkesten özür dileyip şatodan ayrıldı. Kasabadakiler ellerinde taşlarla racher'in dükkânının kapısına dayanmış. Çünkü racher'in büyücülük yaptığına inanıyorlardı. Polisler bu haberi öğrenir öğrenmez, racher'i kapkaranlık bir hücreye attılar. Ama Robin onu kurtaracaktı. Hemen harekete geçti. Hücreye küçük bir yerden ışık giriyordu. Orayı kullanarak, kendi geçebileceği bir delik yaptı. Nihayet yakalanmadan racher'i kurtarmıştı. Artık Racher yaşlı babasıyla birlikte şen çılgınların yanında kalıyordu. Nikâh hazırlıkları başlamıştı. Ormanın girişinde büyük bir topluluk vardı. Başrahip gelmişti. Herkes oraya gitti. Fakat ruffolk hayal kırıklığına uğramıştı. Çünkü başrahip çok yaşlıydı. Zaten bu yaşlı rahip başrahip değildi. Mektubunda bu nikâha çok önem verdiğini belirten başrahip, törenin yapılacağı jorvaulx'a hep birlikte gidileceğini yazıyordu. Başrahibin söylediklerine her zaman uyulurdu. Bu yüzden ertesi gün yola çıkacaklardı. sir walter akşam için büyük bir yemek düzenleneceğini söyledi rahip ulric çok üzgün olduğunu, yarın yolculuk olacağı için dinlenmeleri gerektiğini söyledi. Odalarına çıktıklarında hemen takma bıyıklarını çıkardılar. Robin hood rahip ulric kılığına girmişti. Arkadaşları da onun koruyucuları kılığına girmişti. Ertesi gün yola çıktılar.

yolda giderken karşılarına bir köpek çıkmıştı. Ruffolk öyle acımasız biriydi ki bu köpeği asmalarını söyledi. Bunu duyunca lady violette ruffolk'u hiç sevmemeye başladı. Hava iyice kararmıştı herkes çok yorgundu. Bir yerde dinlenmeye karar verdiler. İleride bir tane han olduğunu gördüler ve orada yemek yediler. Yemekten sonra, Violette, ruffolk ve rahip ulric dışında herkes uyuyordu. Ruffolk bu duruma çok öfkelendi. Bir an önce nikâhın yapılmasını istiyordu. Bu yüzden lady violetteye diğerleri olmadanda nikâh kıyabileceklerini söyledi. Sürükleyerek violette'yi handan çıkarmaya çalışıyordu. Birden Robin Hood seslendi. Kavga etmeye başladılar. Robin hood'un koruyucuları da ona yardım ediyorlardı. Violette bu arada kaçmıştı. Gittikçe handan uzaklaştı. Robin hood ruffolk'a bu kadar cezanın yettiğini düşünerek hemen violetteyi bulmalarını istedi. Hava iyice kararmıştı. Violette çok korkuyordu. Sanki ormandan sesler geliyordu. Sonunda biriyle karşılaştı. Ona yardım etmesini istedi, içi çok rahatlamıştı. Violette bilmese de bu yaşlı adam İngiltere kralıydı. Yaşlı adam onu çok güvendiği birine götüreceğini söyledi.

Robin hood ve şen çılgınların yaşadığı yerdi orası. Robin hood violettenin bulunduğuna çok sevindi. Robin'in yanında sir walter, quentin, rahip tuck, lady gwendoline de vardı. Violettenin annesi ve babası çok üzgündü. Çünkü kızlarını elleriyle ruffolk gibi kötü birine vereceklerdi. Violetteyi çok seven biri onun tam yakınındaydı. Bu kişi quentindi. Robin 'in mutluluk dolu gözleri uzaklara dalmıştı. Sanki İngiltere kralının ağaçların arasından gidişini sanki tekrar görür gibiydi.

Robinson CRUSOE - Daniel DEFOE

ESERİN ÖZETİ :

Robinson Crusoe orta halli bir İngiliz ailenin çocuğu idi . Babası Robinsonun iyi bir iş tutup sakin bir hayat sürmesini arzuladığı halde,Robinson denizlere açılıp maceracı bir hayat sürmeye öylesine can atıyordu ki, en sonunda evinde daha fazla kalamayacağını anladı.Büyüklerin haberi olmadan ilk yolculuğa çıktı.Gemi müthiş bir fırtınaya tutulmuştu.Robinson'u öyle bir deniz tutmuştu ki karaya sağ salim kavuşamamaktan korkuyordu.Karaya bir çıksam bir daha denizlerin adını anmıyacağım diye düşünüyordu.

Karaya sağ salim çıktıktan sonra arzuları yeniden depreşti.tüccarlığa başlıyarak Avurpaya mal götüren bir gemiye girdi.Bindiği gemiyi bir Fas korsan esir aldı.Fas kıyılarında bir limana esir olarak götürüldü.Orada hayatı öyle zor şartlar altında geçiyorduki ilk fırsatta küçük bir sanadala atlatıp kaçtı.Bir Portekiz yük gemisi onu buldu ve Birezilya'ya bıraktı.
Bir İngiliz çifti ona Afrikaya gidip köle getirmesini önerince Robinson'un denizlere açılma arzusu yeniden uyandı,geçirdiklerini unutarak yeniden yola çıktı. Bu yolculuk Robinson'un hayatında bir dönüm noktası oldu ve büyük serüven böyle başladı.
Gemi Güney Amerika Sahillerinden biraz uzakta bir adanın yakınlarında bir kaya çarpıp parçalandı.Yolcu ve mürettebattan yalnız Robinson kurtuldu.Dalgalar onu kıyıya sürükledi.Adada hiç kimse yoktu.Vahşi hayvanların bulunduğunu gösteren bir belirtide göze çarpmıyordu.Robinson batmış gemiden çeşitli araçlar ve yiyecek alarak adaya sandalla taşıdı.
Önce küçük bir tepenin eteğine yelken bezinden bir çadır kurdu.Her şeyden önce barutunu dikkatle saklıyordu.Robinson'un ikinci düşüncesi yiyecek stokuydu.İlk günlerde elinden geldiği kadar az yiyecek tüketiyordu.
Çok geçmeden Robinson gemide mürekkep ve kağıt buldu ve günlüğüne son hatıralarını yazmaya başladı.Barınağını uzun müddet oturacak hale soktu.Çadırın arka tarafında bir mağara buldu ve ilkel araçlarla mağarayı genişletti.Mağaraya sandalye,raf ve masa yaptı.
Robinson'un bundan sonra adada geçen son yirmi dört yılda ilk günlerden farklı geçmedi.Robinson adanın her tarafını gezdi ve adanın diğer yanına bir yazlık ev yaptı.Mısır,arpa ve pirinç yetiştire biliyordu.Her yıl yeni tohumları dikkatle saklıyordu,en sonunda küçük bir tarla ekecek kadar tohumu oldu.Yaban keçileri yakalayıp onları ehlileştirdi.Papağan yakaladı,onlarla oyalandı.Yeni eşyalar yaptı,mağarayı genişleterek,dışarıdan gelecek tehlikelere karşı muhafazalı hale getirdi.
Robinson'un adadaki yirmidördüncü yılının ortasında bir olay,sürdüğü hayatın şeklini değiştirdi.Bir buçuk yıl kadar önce adaya vahşilerin geldiğini görmüştü.Bunlar hehalde başka adadan sanadalla gelmişlerdi.Bunlar başka bir kabile ile savaşa başlamışlardı.Robinson bir sabah insan kemikleri ve parçalanmış insan eti bularak korkuya kapılmıştı.Vahşilerin geri dönüp kendisini bulmasından çekiniyordu.Ensonuda vahşillerin bir kısmı adaya döndü,kendilerine ziyafet hazırlığı yaparken Robinson üzerlerine ateş açarak onları korkuttu.Vahşilerin yanındaki esirlerden birini alı koymayı başardı.Artık adada yalnız değildi.Adama onu yakaladığı günün adını verdi.Cuma diye çağırmaya başladı.Cuma onun sadık bir kölesi oldu.
Bir zaman sonra Robinson,Cuma'ya İngilizce öğretmeyi başardı.Cuma,ona geldiği adada onyedi beyaz adamın esir olarak tutulduğunu anlattı.Robinson onları kurtararak birlikte uygar dünyaya dönmenin çarelerini araştırmak istiyordu.Robinsonla Cuma büyük bir kayık yaptı ve öbür adaya gitmek üzere hazırlandılar.Bu sırada adaya yeni bir vahşi topluluğu geldi ve yanlarındada bir miktar daha esir getirmişlerdi.Esirlerden birisi beyaz adamdı.Esirlerin arasında Cuma'nın babasıda vardı.Bu iki esiri kurtarmayı başardılar.Robinson onyedi beyaz esirden biri olan İspanyola elinden geldiği kadar iyiy baktı.Cuma'nın adasını bir düşman kabile istila etmişti ve oradaki beyaz esirlerin hayatı tehlikedeydi.
Robinson İspanyolu ve Cuma'nın babasını öbür esirleri kurtarmaya gönderdi.Onların dönüşünü beklerken bir İngiliz gemisinin adaya demir attığını gördü.Çok geçmeden kaptanla iki adamının gemide isyan çıkartan mürettebat tarafından atıldıklarını öğrendi.Robinson,Cuma ve üç denizci gemiyi almatı başardılar.Cuma'nın babası gelmeden adadan ayrılmak istemiyordu.Günün birinde gelip onların ne durumda olduklarını öğrenmeyi tasarladı.İsyancı tayfalardan beşi İngiltere'ye gidip asılmaktansa adada kalmıştı uygun buldular.Robinsonla Cuma İngiltere'ye dönmüşlerdi.Otuz beş yıl süren ayrılıktan sonra1687 Haziranın'da ana vatanına geldiği zaman hiç kimsenin tanımadığı bir yabancıydı.Ama Robinson'un maceraları bu kadarla da bitmiyordu.Eski evini bulunduğu yere gelince,annesiyle babasının ve yakınlarının çoğu ölmüşlerdi.Yalnız iki kız kardeşiyle bir erkek kardeşinin sağ kaldıklarını öğrenmişti.Artık onu İngiltere'de tutan hiçbirşey kalmadığını gören Robinson Lizbon'a gitti.Arkadaşları mallarını saklamışlardı.Robinson öğrendiklerinden memnun şekilde İngiltere'ye döndü.Evlendi ve üç çocuğu oldu. Karısı öldükten sonra 1695'de yeğenin kaptanlık ettiği bir gemiye binerek Doğu Adalarına ve Çin'e gitmek üzere yola çıktı.Gemi Robinson'un adasına da uğramıştı.İspanyollarla İngiliz gemiciler yerli kabilenin kızları ile evlendiklerini ve adanın nüfusunun günden güne artmakta olduğunu gördü.
Küçük kolonini emniyet ve huzur içinde olduğunu anladıktan sonra Cuma ile Robinson yine gemiye binip o denize açıldı.Brezilya'ya giderken gemiye vahşiler hücüm etti.Savaş sırasında Cuma öldürüldü.Brezilyadan sonra Robinson Ümit Burnu'nu dolaştı ve Çine gelince Rob burada bırakılmasını istediler. Rob Çinden sibiryaya giden bir kervana katıldı. En sonunda İngiltere'ye vardı 54 yıllık ömrünün büyük bölümünü vatanından uzakta macera peşinde geçirmişti. Artık hayatının geri kalan kısmında vatanında sükunet içinde dönüşü olmayan o büyük yolculuğa yavaş yavaş hazırlanmakla geçirecektir.

ESER HAKKINDA BİLGİ : Gerçekçi roman türünün en güzel örneklerinden olan Robinson Crusoe yazıldığı zaman yayınevleri bu romanı basmak istemediler. Bu eserin okuyucu bulamayacağından kuşku duyuyorlardı. Eserde karakterlerden çok serüvene önem verilmiştir.Kahramanların karakterleri gerçekçi bir dille anlatılmasına rağmen onların ruhlarından ve iç dünyalarından pek az söz edilmiştir.Robinson bilinmeyen ve işlenmeyen ve işlenmemiş cesaretin simgesi olarak ele alınmıştır.Çünkü Robinson tek başına ıssız bir adada kalmasına rağmen sadece elindekini kullanarak kalmaz,adada kendine özgü birde uygarlık kurarar.

ESERİN ANAFİKRİ:Bana göre eserin ana fikri insanın ne olursa olsun hayattan kopmaması gerektiğini,elindeki imkanları değerlendirerek yaşama sımsıkı sarılması gerektiğidir.

BAŞLICA KİŞİLER
ROBİNSON:Eserin kahramanıdır.Robinson maceracı bir kişiliğe sahip olup hayata sımsıkı bağlı ve elindeki imkanları iyi kullanmasını bilen bir insandır.
CUMA:Robinson'un vahşilerin elinden kurtardığı bir yerlidir.Sadık ve çalışkan bir insandır.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ : Lodra'da doğdu. Gerçekçiliği benimseyen ilk İngiliz yazardır. Yoksul bir ailenin çocuğudur. Babası ailenin geçimini kasaplık yaparak sağlamakta idi. Yazar geçimin sağlamak için çeşitli işlere girip çıkmıştır. Avrupanın çeşitli ülkelerini dolaşarak armatörlük ve politik alanda önemli rol oynamıştır. Yazmaya 22 yaşında din adamları aleyhine bir broşür yayınlamakla başladı. 1685 'deMouncount Dükünün emri altındaki ihtilalcilere katıldı ve cezalandırılmaktan zor kurtuldu. 1701 yılında hiciv şiiri "Gerçek İngiliz'i" yayınladı. Hükümet aleyhine yazdığı yazılar yüzünden hapse girdi.hapisten Çıktıktan sonra Peview adında bir dergi çıkardı.En önemli eseri Robinson Crusoe'yi yazdığı zaman 60 yaşına gelmişti. 1731 yılında Londra'da öldü.

5 Mayıs 2013 Pazar

Sodom Ve Gomore (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

KİTABIN ADI: Sodom Ve Gomore

YAZARI: Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

KİTABIN KONUSU: İstanbul'un işgali ve İstanbul halkının işgale karşı gösterdiği tepkiler

KİTABIN ÖZETİ:

Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermiştir. Osmanlı İmparatorluğu da bu felaketten payını almış ve ülkenin her yeri kargaşa içindedir. 1921'lerin İstanbul'u, İngilizler şehri işgal etmiş ve saray buna sessiz kalmıştır. İstanbul, Anadolu'dan kopuk ayrı bir dünya gibidir, tıpkı Sodom ve Gomore gibi. Tanrının lanetlediği şehirlerden ikisidir. İstanbul kızları İngiliz subaylarıyla beraber olmaktan gayet mutludurlar. Leyla'da bunlardan biridir. Bu nazik kızlarımız Kuvayi Milliyetçileri yabani dağ insanı olarak görmekte, hatta tiksinmektedirler. Leyla' ya âşık olan Necdet ise bağımsızlıktan umudunu kesmiş, olaylara sadece seyirci kalmıştır. Sevdiği kızın işgalci subaylarla olan yakınlığını görür fakat görmezden gelir, hatta o da bu subayların çevresinde oluşan yüksek sosyeteye katılır. Oysa Necdet'in arkadaşı Cemil bir şeyler yapmak gerektiğini düşünür ve Kuvayi Milliyecilere katılır ve sonunda şehit olur. Fakat o değeri bilinmez insanlardandır, vatan o ve onun gibilerinin kanlarıyla hayat bulmuştur. Vatanın ayakları aslında bağımsızlık savaşında ayaklarını yitiren gazilerimizindir. Onlar her bir uzuvunu kaybederken vatan yeniden el ayak sahibi olmuştur.
İstanbul'un bu şaşalı hayatı çok kısa sürer. Ezilmiş Anadolu insanının özlediği gün gelir. Bir gece Kuvayi Milliyeciler karanlığın içine akın eden ışık hizmeleri gibi akın ederler şehre.

Leyla, o eski hayatlarının mahvettiği için bu büyük savaşçıları nefretle karşılar. Necdet ise artık bu İngilizler tarafından kullanılmış vatanperverlik duygusundan yoksun kızdan soğumuştur.
Leyla dudaklarını Necdet'in dudaklarına uzatır. Necdet onu kucaklar ve bir köşeye bırakır. Dudaklarında bir kimyevi maddenin "rujun" yavan tadıyla bağımsız İstanbul'a katılır.

KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsanlar zorda kaldıkları an her türlü şekle bürünebilir, hatta en samimi olduğu kişilere bile kazık atabilir.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

İnsanlar zorda kaldıkları an her türlü şekle bürünebilir, hatta en samimi olduğu kişilere bile kazık atabilir.
Necdet: Kendine güveni olmayan birisi ve küçük kırılganlıkları ve vazgeçemediği rahatlığı onu yurt savunması gibi bir şereften yoksun bırakıyor.
Leyla: Bakımlı, ince yapılı, dikkati çeken güzel bir İstanbul kızıdır. Fakat ailesi gibi vatan duygularından yoksun, sosyeteyi seven, hovarda bir kızdır. Hayatı yalancı bir cennetten farksız yaşamak isteyen bir kişidir.
Cemil: Vatansever biri, vatanının köle oluşuna katlanamayacak derecede onurlu, güçlü, iri yapılı bir Türk'tür.

Salur Kazan'ın Evi Yağmalanması - Dede Korkut hikayeleri

Dede Korkut hikayeleri arasında yer alan Salur Kazan'ın Evi Yağmalanması, bir şölen sırasında sarhoş olan Salur Kazan ava gitmek istemesiyle başlar. Dayısının karşı çıkmasına rağmen, oğlu Uruz'u çadırını koruması için bırakıp ava gider. Salur Kazan'ın yokluğunu fırsat bilen düşmanları evini basar, ailesinden olmayan Saru Kulmaş adlı kişi çadırı savunurken, Karaçuk Çoban'ın iki kardeşi de koyunlarını savunurken ölür, karısı Burla, oğlu Uruz ve annesi tutsak edilir. Av sırasında kötü bir düş gören Salur Kazan, kardeşi Kara Göne'ye başvurur, ancak Kara Göne karamsar sanrılarıyla Salur Kazan'ın korkusunu arttırır. Salur Kazan avı bırakıp çadırına döner, olanları görür ve ailesini aramaya başlar.

Hikayede Dede Korkut'un diğer hikayelerinde de olduğu gibi dönemin göçebe Türk kültürünün öykünün tamamında çok belirgin olduğu görülebilir. Hikayenin karşılaştırmalı yapısı, barışçı aile kültürü ile savaşçı toplumsal eğilimler arasındaki zıtlaşmaları gösterir. Toplum genelinde savaşçı özelliğiyle saygı gören Salur Kazan'ın savaşçılığının yansıması olan av merakı ile aile içinde felakete sebep olması, toplumsal düzeyde kültürle aile düzeyinde kültürün tam anlamıyla örtüşmediğini bize göstermektedir.

Serçekuş - Cahit Zarifoğlu

"Serçekuş" çağdaş bir masal. Çocuk gibi düşünen, etrafına çocuk gibi bakan bir serçenin avcı ile başlayan macerası. "Serçekuş"un en belirgin özelliği anlatımındaki şiirselliği olarak belirir. Her yaştan okurun zevkle okuyabileceği bir kitap. Bu yönüyle "Serçekuş" çocuk edebiyatımızın klasikleri arasında önemli bir yere sahip bulunuyor.

Kitap Özeti:
Serçekuş'u bir gelincik tarlasının n içindeki yuvasında yaşar. Güneş doğmadan kalkar ve sabahın bütün güzelliklerine tanık olur. Güneşin doğuşuyla birlikte avlanmak için yuvasından çıkar. Gölbaşı Gölü'ne gelen avcıları görür. Daha sonra Kocabağ Köyü'ne doğru yol alır. Oralarda karnını doyurmaya çalışır. Orada köylüleri izler. Akabinde koruluklar arasında gezinmeye başlar. Aklına birtakım sorular gelir. Güneş vücudunu ısıttığı için onu soba gibi düşünür. Güneşi tabiatın efendisi olarak görür. Daha sonra güneşe de hakim olan bir varlığın olduğunu düşünmeye başlar. Uçarken yükselmeye başlar. Artık o kadar yükselmiştir ki her şeyin küçük olduğunu görür ve nefes almakta da zorlanmaya başlayınca geri alçalır.
Avcılardan uzak durmaya çalışır. Nedenini bilmediği bir korku içinde dağlara doğru kaçar. Kaderinden kaçmaya çalışır. Bir gün konduğu bir dalda bir avcı tarafından görülür. Avcı tüfeğini ona yöneltir. Serçekuş çok korkar. Avcıyla arasında birtakım konuşma geçer. Giderek avcıya yaklaşmaya başlar. Bu cesaretiyle ölümün korkulacak bir şey olmadığını gösterir. Avcının kendisini, Serçekuş'un yerine koyduğunu ve kendisinin de insan olsaydı neler yapabileceğini düşünür.Serçekuş'u "avcının kendisini öldürmemesini bir gün ona yardım edebileceğini söyler." ,avcı buna çok güler. Bir kuşun ona nasıl yardım edebileceğini merak eder ve şu soruyu sorar: "Ben ölüyor olsam, Azrail başımda olsa nasıl yardım edebilirsin?" Bunun üzerine Serçekuş ölümün, Azrail'in nasıl olduğunu düşünmeye başlar. Ölümün yeni bir hayat olduğunu, Azrail'inde insanları öldüren avcı olduğunu düşünür. Avcıya biraz daha yaklaşır ve omzuna konar. Sonunda avcıyı ikna eder ve kendisini öldürmesini önler. Yine bir gün avcı avlanırken, vurduğu ördeği gölden almak için göle dalar. Birden bataklığa saplandığını fark eder. Avcı çok telaşlanır. Yavaş yavaş batmaya başlar ve aklına Serçekuş'un söyledikleri gelir. Serçekuş ona çamura gömülürse kurtarabileceğini söylemişti. Batmasına az kalmıştı ki Serçekuş başında görünür. Serçekuş avcıya yardım ederek onu kurtarır. Avcının kendisine yaptığı iyiliğe bu şekilde karşılık verir. Sonunda da Serçekuş barış güvercini gibi uçup gider.

Sol Ayağım - Christy Brown

Chrısty yirmi üç kardeşli ailenin bir çocuğudur. Chrısty dört aylıktan sonra farklı gelişmeler göstermiştir.Boynu hep arkaya düşüyor,bilekleri geriye kayıyordu.Bu sorunları ailesi kendileri çözmeye çalıştılar. Ama başarılı olamadılar. Chrısty bir yaşına geldiğinde doktora gittiler.Doktorlar çocuğun beyinsel özürlü olduğunu söylediler.Ailesi çocuklarının özürlü olduğunu kabul etmek istemiyordu.Beş yaşına kadar Chrısty hep böyle yaşadı.

Tepki veremiyor,konuşamıyor,yürüyemiyordu.Derken Chrısty bir akşam herkes evde otururken ders yapan kardeşi Mona'nın elinden sol ayağıyla kalemi aldı ve karalama yapmaya başladı.Ailesi ve kendisi de bu harekete şaşırmıştı.Annesi Chrısty'le ilgileniyor ve ona alfabe öğretiyordu.Bir gün eve grip olan kardeşi Mona'yı tedaviye mahalle doktoru gelmişti . Chrısty'ni yazı yazarken görmüş ve oldukça şaşırmıştı.Sol ayağı Chrısty'nin herşeyiydi.Her ihtiyacını onunla karşılıyordu. Chrısty'nin bir arabası vardı.Bununla kardeşleriyle beraber dışarı çıkabiliyordu.Bir gün arabası kırıldı ve Chrısty sürekli evde oturmaya başlamıştı.Chrısty artık sürekli düşünüyor ve kendi halinden nefret ediyordu; dış görüntüsünden ve insanların ona bakışlarından. Chrısty oniki yaşına geldiğinde annesi birdaha doğum yaptı ve onun için hastanedeydi. Chrısty'e bakmak için eve bir kız geliyordu .Chrısty kıza aşık oldu.Kız Chrısty'ni sakinleştiriyor ve çevresiyle ilişkisini kolaylaştırıyordu.Ayrıca resim yapma hobisini kazandırmıştı.Fakat Chrısty onbeşine geldiğinde caddelerindeki Jenny'e aşık oldu.Fakat Jenny,Chrısty'le ilgilenmiyordu . Chrısty bunun görüntüsünden dolayı olduğunu biliyordu.

Chrısty her geçen gün daha da içine kapandı.Kardeşleri evleniyor ve çocukları oluyordu.O ailesinden uzaklaştığını hissediyordu.On yedi yaşındaydı ve artık sürekli resim yapmaktan sıkılmıştı.O yüzden küçük hikayeler yazıyordu.Bir gün ailesi Chrısty'ni zar zor bulduğu parayla seyahate gönderdi.Bu seyahatte Chrısty gibi özürlü çocuklar vardı.Chrısty burada kendisi gibi insanlarla vakit geçirdi.Kiliselere gidip iyileşmesi için dualar etti.Chrısty burada kendisine güven duymaya başladı.Bir haftalık seyahatten sonra eve geldiğinde yine eski Chrıstyndi.Yine kendi halini düşünüyordu.Yine böyle bir gündü eve bir adam geldi.Bu küçükken Chrısty'ni görüp sol ayağını kullanmasından çok etkilenen doktordu.Chrısty'ne yardım edebileceğini fakat tedaviye cevap verebileceğini anlamak için onu Londraya göndermek istemişti.

Chrısty ve ailesi bu beklenmedik olay karşısında oldukça sevinmiş ve Chrısty düzelebileceğini öğrenince kendisine özgüveni gelmişti.Ama önce Londraya gidildi . Chrısty'nin tedaviye yanıt verebileceği anlaşıldı.Chrısty geri döndü ve fizik tedavisine başladı.Artık hergün kliniğe tedaviye gidiyordu.Chrısty'nin homurdanmaları bir süre sonra konuşmaya çevrildi .Artık konuşabiliyordu.Chrısty kendi hayat hikayesini yazmaya başlamıştı.Kitabı yazarken doktorundan yardım alıyordu.Çünkü o da oyunlar yazıyordu.Doktoru Chrısty'nin daha iyi bir şekilde yazabilmesi için bir hoca tutmuştu.Chrısty kitabının yarısını bitirmişti.Doktoru beyinsel özürlüler semineri olacağını ve Chrısty'nin kitabını burada okumasını istedi. Chrısty'de kabul etti.Chrısty seminerde yazdıklarını okudu.O gecede ailesi,doktorları ve izleyen seyirciler Chrısty'le gurur duydular.

Safahat - Mehmet Akif Ersoy

Kitabın Adı : Safahat
Kitabın Yazarı : Mehmet Akif Ersoy
Kitabın yayın evi : İnkılap Kitabevi, 1999

Kitabın Özeti

Mehmet Akif, hem bir şair, hem bir yazar; hem de hatiptir.Bir taraftan Sırat-ı Müstakim ve Sebilü'r-Reşad'daki makaleleri, şiirleri, çevirileriyle, diğer taraftan vaazlarıyla halkı toparlanmaya ve düşmana karşı birlik olmaya çağırmıştır.Birinci dünya savaşı sırasında Osmanlı devletinin ve Arapların toparlanması, birlik olması için çok gayret etti.Kurtuluş savaşı sırasında Kuva-yı Milliye'den yana yazılar yazdı.Bu esnada Anadolu'ya geçerek Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Burdur Milletvekili olarak görev yaptı.

Bu arada Konya ayaklanmasını önlemek ve halka öğüt vermek için Konya'ya gönderildi. Oradan Kastamonu'ya geçti, Nasrullah Camisi'nde Sevr Antlaşması'nın iç yüzünü, Kurtuluş Savaşı'nın niteliğini anlatan coşkulu bir vaaz verdi, bu vaaz Diyarbakır'da basılarak bütün vilayetlere ve cephelere dağıtıldı.Mehmet Akif milletini ve dinin seven, insanlara karşı merhametli davranan, şair tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan meşhur bit Türk şairdir. İstiklal Marşı şairi olması bakımından da ''Milli Şair'' ismini almıştır. Şairin en büyük eseri safahat genel adı altında toplanan 7 kitaptan oluşmuştur. Şair bu eserinde halka seslenmiş, yalın ve halkın anlayabileceği bir dili tercih etmiştir.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Yazarı Hakkında Bilgi

İstiklâl Marşı şâiri. Asıl adı Mehmet Ragif olan Mehmet Akif 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.

1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi. Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908'de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm'de yayınlanır. Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da "Millî Şâir" ismini almıştır.